Yine milli emperyalizm yüksek medeniyet adına insaniyetperver bir hareketi savunuyordu. Sarı humma, kolera ve diğer insan felaketlerinin istila ettiği bölgeleri temizlemek ve geri kalmış halklara düzenin nimetlerini, sağlık şartlarını, okul eğitimini, bilimi ve maddi "ilerleme"yi getirmek; tek kelimeyle insanlığı yükseltmek beyaz adamın vazifesi, diğer bir ifadeyle aşikar alınyazısıydı. Bilhassa İngilizler, emperyal hükümranlıklarının baş amacının yerli halkları kendilerini yönetecek bir hale getirmek, en sonunda belki de milli bağımsızlık için eğitmek olduğunu iddia ediyorlardı.
Bu zaman zarfında, Afrika kıtasının ve yerkürenin okyanuslarındaki adaların neredeyse tamamı ve Asya'nın çok geniş verimli milyonlarının çoğu, tam bir mal gibi, vesaetler veya "nüfuz alanları" olarak Avrupalı güçler arasında taksim edildi. Sonrasındaysa, sanki tüm dünya "Avrupalılaşma"ya mahkum olmuş gibiydi.
Şayet tüm dünya eşzamanlı ve tek tip bir sanayileşme geçirseydi ve ehr yerde aynı yaşam standardı hakim olsaydı muhtemelen milli farklılıklar vurgulanmayabilir, "barış ve evrensel kardeşlik" vaadinde bulunan tam ekonomik liberalizm gerçekleştirilebilirdi. Ne ütopik bir rüya!
Gerçekte ise, hiçbir zaman herhangi iki ülke tümüyle aynı sanayileşme seviyesinde olmadığı gibi özellikle, 1880'den sonra kısmen sanayileşmiş her ülke Milliyetçilik duygularını ve Milli hükümetin gücünü kullanarak gümrük ve teşviklerle kendi sanayisini yabancı rekabete karşı koruma, çalışma yasaları ve yabancı göçünü kısıtlama yoluyla da kendi halkının yaşam standardını yükseltme yolunu tuttu.
Rousseau, Fransız Devrimi başlamadan on bir yıl önce öldü; fakat Devrim'in önderleri ve gidişatı üzerinde onun fikirleri ve va'z ettiği hususlar büyük etki meydana getirdi. Bunların en önemlisi de milliyetçilikti.
"Devlet din için değil, din devlet için yapılmıştır... Devlet her şeyin üstündedir. Dünyevî iktidarla ruhani iktidar arasında ayrım yapmak düpedüz saçmalıktır..."