Kitabımızın baş karakteri Frederick -kendisini gizlemek için uydurduğu Ferdinand ismi ile bileceğiz biz onu - kelebeklere ilgi duyan onların koleksiyonunu yapan biri fakat bu kelebek koleksiyonu ilerleyen zamanda farklı bir saplantıya dönüşecek. Ferdinand’ın bir gün Miranda isimli bir kızı kaçırıp mahzene hapsetmesiyle olaylar başlar. Öyle ki kıza saplantılı bir şekilde aşık olmuştur ve onu kaybetmek istemez. Bu saplantı günden güne çok daha kötü bir duruma gelir. Miranda’nın mahzende kapalı tutulurken yazdığı günlüğü ile baş başa bırakıyor bizi yazar, yaşanılan aynı olayları bir de Miranda’nın gözünden okuyoruz (ve sanırım beni en çok sıkan bu kısım oldu) bu günlüğü okurken karanlığın içinde bile insanın kendini kazanmaya başlamasını, içindeki ışığı, gücü, inancı fark etmesini görüyoruz. Kitabın bir kısmı zihinsel bir karanlık, diğer kısmı duyguların ve kabullenmenin iç içe geçtiği bir deniz. Böylece metin yalnız hikâyeyi değil yaşananlara karşı bakışı da ikiye bölüyor.
Ferdinand’ın yaşadığı duygu ikilemi, kendini aşağılık görme duygusunun takıntılı bir aşkla birleştiği ve buna zorlayıcı bir mahremiyet fantezisinin eklendiği karanlık bir zihin.
Miranda’nın Ferdinand için Caliban ismini kullanması da William Shakespeare’ın karakterine bir atıf.
Miranda son derece zeki, duyarlı, derin ve farkındalığı yüksek bir kadın. Yani söylediği şeyleri söylemekten ziyade uygulamaya koyup kendisine umut besleyen birisi. Yazdığı günlükte bir yandan kendisinin karanlık taraflarını keşfederken bir yandan umudunu sürekli koruyup bu mahzenden çıkacağına inanması okuyucunun merakını diri tutuyor. Tabii Miranda mahzenden çıkabilecek mi? Orasını okuyunca öğreneceksiniz.
Genel olarak akıcı bir kitaptı özellikle Ferdinand’ın gözünden anlatılan kısımlar beni daha çok etkiledi. Miranda’nın