Çakalın biri aç kalınca kasabaya inmiş…
Sütçünün süt çanağını devirmiş, sütü içmiş…
Fırıncının tezgâhından ekmeği kapmış, mideye indirmiş…
Kasabın vitrini önünde duramamış, koca bir butu çalmış, yalayıp yutmuş…
Kokuyu alan köpekler toplanmış…
Kasabanın tüm köpekleri bir olmuş, çakalın peşine düşmüş…
Önde çakal, arkada havlayan bir adalet ordusu…
Ama ne olmuşsa, yol uzadıkça olmuş…
Sütçünün köpeği yorulmuş, geri dönmüş…
“Benim sütümün hesabı bu kadar” demiş kendi kendine…
Biraz sonra fırıncının köpeği pes etmiş…
“Karnım tok, adalet bana fazla geldi” diye içinden geçirmiş…
Kasabın köpeği bile, kasabanın çıkışında dili dışarıda, “Yetti artık” deyip geri dönmüş…
Ve kala kala bir tek…
Demircinin köpeği kalmış ardında çakalın…
Nefes nefese ama kararlı…
Menfaat değil, vicdanla koşan bir köpek…
Çakal dayanamamış, durmuş dönmüş…
“Yahu sütçünün sütünü içtim tamam… Fırıncının ekmeğini yedim o da tamam… Kasabın etini de yedim hadi eyvallah…
Ama senin efendine ne yaptım ben?” demiş…
Demircinin köpeği bakmış uzun uzun çakala…
“Bana hiçbir şey yapmadın” demiş…
“Benim derdim senin bana ne yaptığın değil…
Benim derdim senin kimlere neler yaptığın…”