• 293 syf.
        Bazen uzaklaşmak gerekir gerçek dünyadan. Her büyüyen kişinin hayali olan çocukluğuna dönmek için yollar aramak gerekir. İçimizdeki çocuğa dönüp gülümsemek, onunda hoşuna gidecek bir kitap okumakla olur sanırım ancak.


        Yürüyen Şato, kitaplığımda mavili ve yeşilli huzur rengiyle, sıkışıp kafamın derin kitaplara dalamayacağı bir vakitte masallara dalmak isteğimle sayfalarında gezdiğim bir kitap oldu. Evet gerçekten gezdim sayfalarında. O yeşil bahçeleri, Howl'ın şatosunu sayfalarda göre göre kelimeleri seyrettim. Hayao Miyazaki ustanın animesini önce seyretmiş olmaktan ötürü filmin sahneleri canlandı her sayfada. Ama izlemiş olmak heyecanından, büyüsünden bir şey eksiltmedi. Hatta Hayao Miyazaki'ye kitabı hayal gücüyle böyle aktarabildiği için hayranlığım bir kez daha arttı.


    Konuya gelir isem; Sophie, üç kız kardeşin en büyüğüdür. Şapka dükkanında sıkıcı hayatına devam ederken bir gün bir cadı ile karşılaşması üzerine bambaşka olaylarla yolu Howl'ın yürüyen şatosu ile kesişecektir. Orada yaşamak zorunda kalan Sophie, Howl ile tanışıp onun hayatına şahit olacaktır. Umursamaz, aklı bir karış havada Howl acımasız bir büyücü olarak bilinmektedir. Peki ya öyle midir? Calcifer ile dertleşip onun sözünü bozmaya çalışırken Howl hakkında bir çok şeyi de öğrenmek mümkün olacaktır. Kalbin yıldızların yükünü taşıyabilecek güçte olduğunu görüp naif bir ruhun derin hislerine saklanmış sırlar öğrenilecektir. Sahiden de kalp ağır bir yüktür.


    Fantastik hikayelerin konusu okunurken, gerçeklikten uzaklığı insanı kendine çekmese de , var olmayan bir dünyada bir müddet misafir olmak gerçekten büyüleyici oluyor fikrimce. Diğer kitaplar arasında bile kendine has ve huzurlu bir yer buluyor kitaplıkta.

     Kitabın okunmasını ve çocuklara hediye edilmesini özellikle tavsiye ediyorum, miniklerin hayal gücünde daha da zenginleşecektir hikayesi. Ve animesi kesinlikle izlenmelidir. Hayao Miyazaki animeleri büyükler için yaptığını söyler. Vakit ayırıp anlayabilmek gerek çizgilerin anlamını. Oscar adaylığı olan bu güzelim şaheser okunmaya ve izlenmeye değerdir.


    Film için: https://720p-izle.com/...-no-ugoku-shiro.html

    Bu da Hayao Miyazaki'yle ilgili güzel bir belgesel. Animeye, çizime, Japonlara ve bu hayal gücüne sahip insanı biraz tanımaya merakı olanlar kesinlikle izlemeliler:
    http://www.altyazilifilmhd.com/...ligi-2013-filmi.html
    Stüdyo Ghibli'yi tanımak için bile izlenmelidir:)

    Güzel okumalar dilerim herkese...
  • Her topluluk liste yapmış zamanında, Goodreads'ın bolca var mesela. Bu da onlardan biri - en zor 100 kitap (200'lük versiyonu da var) En azından BBC ve benzeri medya kuruluşlarına göre daha evrensel. Biz de bu liste işine girsek diyorum bir ara (#39501741 iletisinde girdik:) - 1000 kitap kullanıcılarının okurken zorlandığı 50 kitap mesela (100 çok olur belki, Türküz sonuçta - zorlanmayız o kadar:) Neyse başlayalıım goodreads'ın 100 zor kitabına - ilk ikisi oldukça tanıdık.

    1. Ulysses
    2. Finnegan Uyanması
    3. Ses ve Öfke
    4. Moby Dick / Beyaz Balina
    5. Thomas Pynchon - Gravity's Rainbow - https://www.goodreads.com/...15.Gravity_s_Rainbow (Bu klasik çevrilmemiş Türkçeye)
    6. Savaş ve Barış
    7. Yüzyıllık Yalnızlık
    8. Suç ve Ceza
    9. Karanlığın Yüreği
    10. Infinite Jest
    11. Anna Karenina
    12. Çıplak Şölen
    13. Karamazov Kardeşler
    14. Sefiller
    15. Lolita
    16. Atlas Silkindi / Atlas Shrugged
    17. Gülün Adı
    18. Kayıp Zamanın İzinde
    19. Foucault Sarkacı
    20. Abşalom, Abşalom!
    21. Madde 22
    22. Mrs. Dalloway
    23. Yapraklar Evi
    24. İki Şehrin Hikayesi
    25. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
    26. Kızıl Damga
    27. Büyük Umutlar
    28. Otomatik Portakal
    29. Don Quijote
    30. Yabancı
    31. Deniz Feneri
    32. Sevilen
    33. The Satanic Verses (Bunun çevrilmediğini hepimiz biliyoruz zaten)
    34. Budala
    35. Uğultulu Tepeler
    36. Cormac Mccarthy - Blood Meridian -https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Bu kitap da yok)
    37. Monte Cristo Kontu
    38. Niteliksiz Adam 1
    39. Kolera Günlerinde Aşk
    40. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    41. 49 Numaralı Parçanın Nidası
    42. Dava
    43. Geceyarısı Çocukları
    44. Bulantı
    45. Yeraltından Notlar
    46. 2666
    47. Solgun Ateş
    48. Jane Eyre
    49. Middlemarch
    50. Tess
    51. Kasvetli Ev
    52. Samuel Delany - Dhalgren - https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Çevrilmemiş başka bir bilimkurgu kitabı)
    53. Silmarillion
    54. Bozkırkurdu
    55. Görülmeyen Adam
    56. Benim Adım Kırmızı (Listedeki tek Türkçe kitap)
    57. Dalgalar
    58. Frankenstein
    59. V.
    60. Döşeğimde Ölürken
    61. Ada Ya da Arzu
    62. Hayatın Kaynağı
    63. Bulut Atlası
    64. Boncuk Oyunu
    65. Güneş De Doğar
    66. Küçük Kadınlar
    67. Sırça Fanus
    68. Büyülü Dağ (2 Cilt Takım)
    69. William Gaddis - The Recognitions - https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Türkçe için önemli başka bir kayıp)
    70. Robert Shea, Robert Anton Wilson - The Illuminatus! Trilogy - https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Açıkçası bu yeni çıkan illuminae serisi sanmıştım başta)
    71. Against the Day (Okumadım ama zor adam kesin, 5. kitabı)
    72. Gurur Dünyası
    73. Yengeç Dönencesi
    74. Altın Defter
    75. Uyanış
    76. Kırmızı ve Siyah
    77. Rüzgar Gibi Geçti
    78. Nostromo
    79. Jonathan Strange ve Bay Norrell
    80. Dracula
    81. Molloy
    82. Ejderha Dövmeli Kız
    83. Mason and Dixon (Evet, kesin zor:)
    84. Oliver Twist
    85. Trainspotting
    86. Amerikan Tanrıları
    87. Floss Nehrindeki Değirmen
    88. Doktor Jivago
    89. Aşık Kadınlar
    90. Yanardağın Altında
    91. William Gaddis - JR- https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (William Gaddis'in başka bir çevrilmemiş kitabı)
    92. Henry James - The Ambassadors - https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Hayır, tablo olan değil - ilginç ama çevrilmemesi)
    93. Zemberekkuşu'nun Güncesi
    94. Lord Jim
    95. Yokyer
    96. Büyücü
    97. Cennet
    98. Alain Robbe-Grillet - La Jalousie - https://www.goodreads.com/...amp;from_search=true (Bu kitap da çevrlmemiş.)
    99. Celladın Şarkısı
    100. Cormac Mccarthy - Suttree - https://www.goodreads.com/...ree?from_search=true (İki kitabı çevrilmiş totalde, biri filmin)
  • 552 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Off... Durun az biraz soluklanayım. Kitabı 3dk önce bitirdim. Ve sabaha kadar konuşabilirim... Kitabı okurken terledim resmen, koşuşturmacalarda bende koştum. Kayıplarda az daha gözümden yaş geliyordu. Savaşlar falan çok etkileyiciydi. Müthiş bir seriydi ya valla bak. Şaşırdığım o kadar çok an olduki.. Tabii kızdığım anlarda oldu.. Açıkçası "bu olmasaydı" dediğim anlarda oldu. Özellikle sonu, "Daha neler" dedim. Şimdi buradan sonra yazacaklarım spoiler içerir. Demedi demeyin.
    Akkarin, Lorlen, Yikmo hatta Fergun bile, kayıplarına çok üzüldüm. Özellikle Akkarin ve Lorlen'e... Akkarin'in ölümü beni çok etkiledi. Ölmemesi lazımdı abi. Bir de Sonea ya yaptığı şey, ulan bir halt yiyorsun bari "korun". Bu kadar söylüyorum siz anladınız. Lorlen, başkan sen ölmeyeydin ya.. çok kıyak adamdın.. Allah rahmet eylesin ne diyelim.. Ve Sonea ah be yavrumm.. Burnun boktan kurtulmadı ya... Sevdiğin adamda gitti. Hemde hatıra bırakıp gitti. Neyse, ama hep istediğin bir hayal vardı ya o gerçekleşti. Helal kız sana ! Valla arkadaşlar kitabın devamı yok. Olur mu bilemiyorum. Ama olursa almak ve okumak için en ön saflarda olacağım. Sağlıcakla kalın harika bir kitaptı. Hepinize tavsiye ediyorum...
  • “İyi deneme,” dedi silah ustası Drizzt’in başarısız karşı atağının hakkını teslim ederek.

    “Gerçek bir dövüşte çoktan ölmüş olurdum,” diye yanıtladı Drizzt.

    “Kesinlikle,” dedi Zak, “ama çalışmamızın nedeni de bu. Planın ustacaydı, zamanlamansa mükemmel. Sadece konum yanlıştı. Yine de, bunun iyi bir deneme olduğunu söyleyeceğim.”

    “Bunu bekliyordun,” dedi öğrenci.

    Zak gülümseyerek başını salladı. “Belki de bunun sebebi, aynı manevranın başka bir öğrenci tarafından denendiğini görmemdir.”

    “Sana karşı mı?” diye sordu Drizzt şimdi kendini daha sıradan hissederek. Demek ki dövüş sezgileri o kadar da eşsiz değildi.

    “Pek değil,” diye yanıtladı Zak göz kırparak. “Başarısız karşı atağı senin gördüğün açıdan görmüştüm. Sonuç da aynıydı.”

    Drizzt’in yüzü yeniden aydınlandı. “Aynı şekilde düşünüyoruz.

    “Öyle ,” dedi Zak, “ama benim bilgim dört yüz yıllık deneyimle arttı, sen ise henüz yirmi yıl bile yaşamadın. Güven bana, hevesli öğrencim. Palaları çaprazlamak en doğru savuşturma.”

    “Belki de,” diye yanıtladı Drizzt.

    Zak gülümsemesini bastırdı. “Daha iyi bir karşı hamle bulduğunda, bunu deneriz. Ancak o zamana kadar, sözüme güven. Sayabileceğinden çok daha fazla asker eğittim. Do’Urden Evi’nin tüm ordusunu ve Melee - Magthere’de hoca iken de bunun on katını. Rizzen’i ben eğittim, kız kardeşlerinin hepsini de ve erkek kardeşlerinin her ikisini de.”

    “Her ikisi mi?”

    “Ben..” Zak duraksadı ve Drizzt’e meraklı bir bakış fırlattı. “Anlıyorum,” dedi bir süre sonra. “Sana söyleme zahmetine katlanmadılar bile.” Zak Drizzt’e gerçeği söylemenin üzerine vazife olup olmadığını düşündü. Saygıdeğer Malice’in bunu umursayacağından şüpheliydi. Drizzt’e bunu söylememiş olmasının sebebi büyük olasılıkla, Nalfein’in ölümünü bahsetmeye değer bir hikaye olarak görmemiş olmasıydı.

    “Evet, her ikisi de,” dedi Zak anlatmaya karar vererek. “Doğduğun vakit iki erkek kardeşin vardı: Dinin, ki onu biliyorsun, ve daha büyüğü Nalfein, önemli güçlere sahip bir büyücü. İlk soluklarını aldığın o gece Nalfein savaşta öldürüldü.”“Dwarf'lara karşı mı yoksa zalim gnomlara mı?” dedi Drizzt gözlerini kocaman açarak. Yatmadan önce ürkütücü bir öykü için yalvaran bir çocuk gibiydi. “Şehri alçak canavarlardan mı, yoksa şeytani istilacılardan mı koruyordu?”

    Zak, Drizzt’in masum inanışlarına uyum sağlamakta zorlandı. “Gençleri yalana boğ,” dedi fısıltıyla, ama Drizzt’e verdiği yanıt, “hayır,” oldu.

    “O halde daha kötü başka bir düşmana karşı mı?” diye üsteledi Drizzt.“Yüzeyin kötü elflerine karşı mı?”

    “Ölümü bir drowun elinden oldu!” dedi Zak düş kırıklığı içinde ve Drizzt’in parlak gözlerindeki hevesi çaldı.

    Drizzt olasılıkları değerlendirmek için arkaya doğru yaslandığında, Zak onun gencecik yüzünü bulandıran şaşkınlığı izlemeye dayanamıyordu.

    “Bir başka şehirle savaş mıydı?” diye sordu Drizzt sıkıntılı bir biçimde. “Hiç bilmiyordum...”

    Zak öyle düşünmesine izin verdi. Döndü ve sessizce özel odasına doğru ilerledi. Bırak Drizzt’in masum mantığını Malice ya da onun uşaklarından biri mahvetsin. Ardında, sohbetin ve dersin bittiğini anlayan Drizzt bir dizi soruyu kendine sakladı. Önemli bir şey olduğunu da anlamıştı...
    R. A. Salvatore
    Sayfa 90 - ARKA BAHÇE YAYINCILIK
  • Yazarlıktaki dehasına güvendiğim bir yazarın yaşama dair sorgulamalarını ilgi ile okuyorum. Okuyup kenara kaldırılacak bir kitap olmadığını söylemeliyim. Yazılanlar üzerine düşünmek bazen dönüp tekrar okumak belki başka bir kaynağa bakmak gerekecek. Bittiğinde netleşecektir :) Burada aktarmak istediğim aslında tüm okurların edebiyat dünyasına yönelik fikirler de edinebileceği ve kitabın içeriği kadar değerli olduğunu düşündüğüm önsözdür ve biraz uzundur;
    Bu kitap ilkin onu okumuş olan hemen herkesin aksi yöndeki tavsiyesine karşın yayımlandı. Bunun, imajım için iyi olmayacağı söylendi bana ve eğer arkamda çok satan bir romanım olmamış olsaydı eminim ki arzulanan bir imajın, tasavvur edilebileceği gibi, büyük bir insani ( ya da yazınsal ) önem taşıyacağına olan inancımın çok az değeri olurdu. Ben o başarıyı, bu başarısızlığı ortaya çıkarmak için kullandım ve böylelikle ilkelerime göre davranmama inatçılığı suçlamasıyla karşı karşıya geliyorum. İnatçılık bakımından suçlu olduğumu kabul ediyor, ilkesizlik bakımından, etmiyorum, çünkü ben sadece, yazdıklarımla uyum içinde hareket ediyordum.
    * Aristos sözcüğü eski Yunancadan alınmıştır. Sözcük tekildir ve kabaca, ‘belli bir durum için en iyi’ anlamına gelir. ilk hecesi vurgulanır.
    Aristos’taki en önemli meselem, bireyin özgürlüğünü yüzyılımızı tehdit eden bütün şu uyuşma baskılarına karşı korumaktır. Hepimizin üzerine, ama özellikle de kamunun gözü önünde olan herhangi bir kimsenin üzerine konulmuş olan bu baskılardan bir tanesi; bir kişiyi, sayesinde para ve ün kazandığı şeyle, yani öteki insanların onu en çok kullanmak istedikleri şeyle yaftalama baskısıdır. Bir kişiyi musluk tamircisi diye adlandırmak onun bir yanını betimlemektir, ama aynı zamanda onun birçok başka yanını karanlıkta bırakmaktır. Ben bir yazarım ve kendimi basılı sözcüklerde ifade etmekten başka özel bir tutukevi istemiyorum. Bu yüzden bu kitabın başlıca kişisel gerekçesi, ‘romancı’ diye yaftalanan kafese girmeye niyetimin olmadığını bildirmekti.
    Bununla birlikte, insanları rahatsız eden sadece kitap meselesi değildi. Tarzım da, yaşam üzerine görüşlerimi ortaya koyduğum dogmatik biçim de rahatsız etmişti. Ama bu da, bireyselliği destekleme arzusundan kaynaklanıyordu. Kendi inandığım şeyleri açık açık bildirerek sizi de kendi kendinize inandığınız şeyleri açık açık bildirmeye zorlamayı umuyorum. Görüş birliği beklemiyorum. Bunu isteseydim çok farklı bir biçim ve üslupta yazardım ve haplarımı her zamanki şekerli tabakayla sarardım. Kısacası, bir davayı savunmuyorum.
    Dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. Sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından ve tiranlıklarından biridir. Genel ilgi konusu olan meselelerde (yaşamın anlamı, iyi toplumun doğası, insanlık durumunun sınırları gibi) yalnızca uzmanın ve yalnızca kendi konusunda görüşlere sahip olma hakkı olduğu görüşünü tümüyle reddediyorum. İzinsiz girenler dava edilecektir levhaları, bereket versin ki, kırlık yörelerimizde gitgide ender görülür oldu. Ama bunlar hâlâ, edebiyat ve entelektüel yaşamımızın yüksek duvarlı binalarının çevresinde mantar gibi bitiyorlar. Teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin varolmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz. Ancak bu kitabın bir başka amacı da, iyimserliğin onsekizinci yüzyılın ve kendinden hoşnutluğun da ondokuzuncu yüzyılın yakasını bırakmaması gibi, hoşnutsuzluğun yüzyılımızın yakasını bırakmamasının ana nedeninin, tam da en temel insani doğuş hakkımızı gözden kaçırmak olduğunu ortaya koymaktır. Yani, bizi ilgilendiren her şey üzerinde kendi kendimize bir görüş sahibi olmak.
    İstenmeyen sinyalleri okumama konusunda Nelson ile aynı yöntemi kullanarak, kimi eleştirmenler bu kitapta ve iki romanımda ( Koleksiyoncu ve Büyücü) benim bir gizli faşist olduğum kanıtını da gördüler. Ben bütün yetişkinlik yaşamım boyunca insanın benimseyebileceği tek ussal politik öğretinin demokratik sosyalizm olduğuna inandım. Ama benim hiçbir zaman inanmadığım şey, şu son yirmi yılda popüler olan türden yarı-duygusal liberalizmdir. Yani, derinden benimsenen inançtan ya da tepkiyi yok etmek için düşünülüp taşınılmış girişimden çok, avangard sosyal çevrelerle ve son moda gazetelerle uyuşan türden bir görüş. Benzer biçimde, sosyalizmin proletaryanın tek mülkiyeti olduğu ve sosyalist politikadaki başlıca sesin de her zaman örgütlü emek gücünün sesi olması gerektiği türünden bir kuram için harcanacak çok zamanım yok. Sosyalizmin yükselişini çok büyük ölçüde sendika hareketine borçluyuz, ama artık göbek bağını kesmenin zamanıdır.
    Bu kitaptaki başlıca tema ( Koleksiyoncu’da da olduğu gibi ) benzer biçimde yanlış anlaşılmıştır. Öz olarak bir Yunanlı filozoftan, Herakleitos’tan gelmektedir. Herakleitos konusunda çok az şey biliyoruz, Yunan felsefesinin ihtişamlı çağından önce yaşamıştır ve yapıtından bütün geriye kalan çoğunlukla karanlık fragmanlardan oluşan birkaç sayfadır. Ünlü bir kitapta ( Açık Toplum ) Profesör Karl Popper, Herakleitos’a, modern totalitarizmin atası olduğu için (başka hiçbir şey için olmasa bile, Platon’u etkilediği için) karşı inandırıcı bir dava başlatmıştır. Herakleitos, insanlığı, ahlâkî ve entelektüel bir élite (Aristoi, iyiler. Doğuştan soylu olanlar değil, bu daha sonraki bir anlamdır) ve bir de düşünmeyen, uyuşan bir kitle (hoi polloi) çoğunluk olarak ikiye bölünmüş görüyordu. Böylesi bir ayrımın, efendi ırk, üstün insan, azınlık ya da tek kişi tarafından yönetim ve benzeri görüşler konusunda kuramlar ortaya atmış daha sonraki bütün şu düşünürlerin ellerinde neye dönüştüğünü insan kolaylıkla görebilir. Herakleitos’un tıpkı kendinden masum, yere bırakılmış bir silah gibi, gericiler tarafından kullanılmış olduğu yadsınamaz. Ama bana öyle geliyor ki onun temel savı biyolojik bakımdan çürütülemez.
    İnsanın çaba harcadığı her alanda, başarıların, ileriye atılan adımların çoğunun bireylerden geldiği çok açıktır. İster bilim ya da sanat dahileri söz konusu olsun, isterse azizler, devrimciler ya da başka ne derseniz, ve buna karşılık, insanlığın büyük kitlesinin; büyük ölçüde zeki ya da büyük ölçüde ahlâklı, ya da sanatsal olarak büyük ölçüde yetenekli, ya da gerçekte daha soylu insan etkinliklerinin herhangi birisini yerine getirecek ölçüde nitelikli olmadığını bilmek için, zekâ testlerinin kanıtlarına ihtiyaç duymayız. Elbette bundan hemen, insanlığın açık açık tanımlanmış iki gruba bölünebileceği, yetkin olan bir Azınlık ile hor görülesi bir Çoğunluk olduğu sonucuna varmak budalacadır. Derecelemeler sonsuzdur ve bu kitaptan başka hiçbir fikir edinmemiş olsanız bile, umarım Azınlık ile Çoğunluk arasındaki ayırıcı çizgi bireyler arasından değil, her bir bireyden geçmelidir dediğimde neyi söylemek istediğimi anlarsınız. Kısacası hiçbirimiz tümüyle kusursuz ve hiçbirimiz tümüyle kusurlu değiliz.
    Öte yandan tarih (özellikle de yirminci yüzyılda ), toplumun; yaşamını sürekli olarak, Azınlık ile Çoğunluk arasında, ‘Onlar’ ile ‘Biz’ arasında bir çatışma olarak gördüğünü göstermektedir. Koleksiyoncu’daki amacım bu çatışmanın sonuçlarının bazılarını, bir mesel aracılığıyla, çözümlemeye girişmekti. Kızı kaçıran Clegg kötülük yaptı; ama ben onun kötülüğünün büyük ölçüde, belki de tümüyle, kötü bir eğitimin, yaşadığı kötü çevrenin, öksüz kalmanın sonucu olduğunu göstermeye çalıştım. Yani, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı o etkenlerin sonucu. Kısacası, Çoğunluk’un gücül masumluğunu temellendirmeye çalıştım. Hapsettiği kız Miranda, kendi üzerinde Clegg’den biraz daha kontrole sahipti. Varlıklı ana babaya, iyi eğitim fırsatına, soyundan aldığı yeteneğe ve zekâya sahipti. Bu, onun kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine–birçok üniversite öğrencisi gibi, fikirlerinde kibirliydi, kendini beğenmişti, liberal-hümanist bir snobdu. Ancak eğer ölmemiş olsaydı, daha iyi biri, insanlığın acilen ihtiyaç duyduğu türden biri olabilirdi.
    Clegg’deki edimsel kötülük Miranda’daki gizil iyiliği alt etti. Bununla, geleceği kara bir kötümserlikle gördüğümü söylemek istemedim, değerli bir élite’in barbar sürüleriyle tehdit edildiğini de. Sadece biyolojik Azınlık ile biyolojik Çoğunluk arasındaki bu hiç gereği olmayan vahşi çatışmaya göğüs germedikçe, (bir yandan büyük ölçüde gereksiz haset ve öte yandan da gereksiz horgörü üzerine temellenen bir çatışma) hepimiz eşit insan haklarıyla doğmakla birlikte, eşit doğmadığımızı ve hiçbir zaman da doğmayacağımızı kabul etmedikçe. Çoğunluk eğitilip yanlış bir varsayıma dayanan aşağılık olmak duygusundan ve Azınlık eğitilip eş ölçüde yanlış bir varsayıma dayanan biyolojik üstünlüğün bir varoluş durumu olduğu görüşünden kurtulmadıkça (oysa gerçekte bir sorumluluk durumudur ) daha doğru ve daha mutlu bir dünyaya hiçbir zaman varamayacağız.
    Bu kitapta başka bir yerde, yaşamı kutuplar halinde görmenin önemini; bireylerin, ulusların, fikirlerin güç, enerji ve yakıt alabilmek için karşıtlarına, düşmanlarına ve zıtlarına, yüzeysel görünüşlerin düşündürdüğünden çok daha bağımlı olduğunu ileri sürüyorum. Bu aynı zamanda Azınlık ile Çoğunluk, evrimsel olarak ayrıcalıklılar ve ayrıcalıklı olmayanlar arasındaki muhalefet için de geçerlidir. Bu savaş düzenine sokulmuş durumda, açıkça sağlıksız olanların yanısıra, sağlıklı ürünler vardır. Ama dünyamızda yanlış olanı tek bir sözcük özetleyecek olsa, bu kuşkusuz eşitsizlik sözcüğüdür. Başkan Kennedy’yi öldüren Lee Harvey Oswald değil, eşitsizlikti. Hiçbir zaman kontrol edemeyeceğimiz büyük etken olan rastlantı, yaşamı her zaman eşitsizlikle kaplayacaktır. Ve insanın kendisinin bu kötü virüsü sınırlamaya uğraşmak yerine onu dünyamızda körce yaymaya devam etmesi delilik gibi gözükmektedir. Bu, Koleksiyoncu’da ve bu kitapta daha derinde yatan mesajdı. Her ne olursa olsun, sanırım siz de onun faşistçe bir mesaj olmadığını kabul edeceksiniz.
    1968

    Bu yeni İngiliz baskısına, onbir yıl sonra sadece, daha çok geçmişe yönelik şu notu eklemek istiyorum. Bu metne getirdiğim çeşitli düzeltmelerin en boşuna olanı, kitabın özgün altbaşlığı “Fikirlerle Bir Otoportre”nin çıkarılması oldu, çünkü bu ifade büyük olasılıkla kitabın olduğu şeyi, ya da daha doğrusu, geçmişte olduğu şeyi (çünkü çizdiği tablo şimdi bana şu anki varlığımdan oldukça uzak gözüküyor) en iyi şekilde dile getiriyordu. Duygu ve görüşlerimin o kadar değişmiş olmasından değil bu, ama hiç kuşku yok ki görüşlerimi şimdi böyle, bu denli dobra dobra ve koşulsuzca dile getirmezdim. Oxford’da daha bir lisans öğrencisiyken giriştiğim ilk yazı, böylesi “düşüncelerin” not defterlerine kaydedilmesi oldu ve öğrenimini gördüğüm dilin ve dersin etkisi, Fransızca ve edebiyatı, hiç kuşkusuz can sıkıcı biçimde belirgin. Sanırım Fransızca öğrenimi gören çoğu Anglo-Sakson öğrenci ( eğer bir gün kendi dillerinde yazmayı düşünüyorlarsa ) Fransızlara özgü açıklıkla, belirginlikle ve daha özel olarak da bunun Pascal, La Rochefoucauld ve Chamfort gibi yazarlarca ortaya konan biçimiyle, tehlikeli bir gönül ilişkisine girmek zorunda kalıyor. Her zaman en çok sevdiğim ( hatta öğrenciyken bile ) bir Fransız filozofunun ruhunun bu kitaba ne denli az sızabilmiş olduğunu görmekten beni alıkoymuş olabilen şey, sadece kendi körlüğüm ya da İngilizce’nin gözle görülür biçimde uygun olmadığı türden bir retoriğe duyulan delicesine hayranlıktır. Montaigne’i ustam olarak almış olsaydım çok daha iyi yapardım. O, Avrupa düşünce tarihinde profesyonellerin yanında ayakta kalabilen tek amatördür. Bu yüzden, 1968’in gözden geçirilmiş versiyonunun yeniden basımı olan bu baskıda daha fazla bir düzeltme yapmadım, ve dünyanın 1950’lerde ( metnin büyük bir bölümü bu dönemde yazılmıştır ) genç bir İngilize nasıl göründüğünü göstermesi dışında ona daha fazla sahip çıkacak değilim. Onu yazmış olmaktan ötürü memnunluğum sürüyorsa, bunun nedeni esas olarak, şimdi böylesi bir girişime kalkışmanın bile beni çok şaşırtacağıdır. Hem Doğu’da hem de Batı’da çaresi bulunur kusurlara, büyük adaletsizliği ve eşitsizliği hoş görmeyi sürdürerek girdiğimiz korkutucu risklere olan körlüğümüz artıyor. Yüzyılımız, on sekizinci yüzyılda olduğu gibi, büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor ve 1989’a, 1984’den daha büyük bir felaket önseziyle baksak iyi ederiz. Ne yazık ki, komünist ya da kapitalist, şu anki ancien régime’lerimizde, beni burada söylenenlerin çoğundan utandıracak, ürkütücü derecede az şey var.
    1979