Alexander Fleming, 1920'li yıllarda iken İskoç bir çobandı... Ormanda imdat diye bir ses duyuyor, koşuyor bakıyor ki, çıplak bir adam gölde boğulmak üzere, atlıyor ve adamı kurtarıyor. Sonra evine getiriyor, çamaşırlarını kurutuyor, yardımcı oluyor ve gönderiyor. İki gün sonra teşekkür etmeye geliyorlar. Bu adam Churchill. Diyor ki, biz size bir şey yapmak istiyoruz, bu çocuğu biz okutalım, diyor. Alexander Fleming'e burs veriyor ve okutuyor. Yıllar geçiyor, bir gün mikroplar üzerinde çalışırken Petri kutusu içerisinde kanlı agar dediğimiz yani içerisine mikrop koyulur, mikropla mikroorganizma büyütülür... Kültür yaparız kısaca. Bu Petri kutusunda mikroplar üzerinde çalışıyor, o zaman -1920'li yıllar-daha antibiyotikler bulunmamış. Peynir yemiş akşam-dan, peynirin küflerini kazımış atmış çöpe, Petri kutularının bir kısmını da o çöpe atmış. Sabahleyin erkenden gelmiş, Allah öyle yapacak ya "El hayru fi mâ vaka"
"Olan her şeyde bir hayır vardır", sabah daha hademe gelip de o çöpleri boşaltmadan Fleming gelmiş ve bakmış ki, çöp kutusunun içerisinde mikroplar üremiş ama bir yerde ürememiş. Dikkatlice bakınca o peynir küflerinin düştüğü yerde ürememiş.
Orada Alexander Fleming, bu niye olmuş böyle, diyerek merak ediyor. "Neden-niçin?" diye araştınyor.
Bu sefer bakıyor ki küf olan yerde mikroplar ölmüş. Penisilini buluyor bu adam 1927'de. O arada Ingiltere Libya'yı işgal etmiş, Tobruk'ta. (Ben bunu Churchil' in torunundan, 2005 yılında Chicago'da dinledim.) Chur-chill, Tobruk'ta ateşleniyor, 39 derece ateş, ter... Ölmek üzere. Ne yapalım, ne edelim? Diyorlar ki, deney safhasında bir ilaç var, isterseniz bunu kullanalım. Fakat Churchill unutmuş o adamı, yani Alexander Fleming'i okuttusunu. En sonunda ozel ugakla alyorlar 1928 yılında, Alexander Fleming'i İngiltere'den Tobruk'a