Sonra da önüme kağıdı kalemi dayayıp zorla o oturtmuştun beni, adalara bakan güzel manzaralı evinin kocaman cam masasına. O manzarada öykü mü yazılır evlat! Yazacaksan benim gibi bir fare kapanına kısılmalısın. Kapıcı dairesinden bozma. Kuytu. İzbe.
Becerememiş olsalar bile dünyayı değiştirmeye, insanın yüreğini ısıtacak daha sıcak sulara yelken açmaya kalkışmış olmanın, hiç olmazsa denemiş olmanın, buna tanıklık etmiş olmanın tükenmeyen büyüsü olabilir miydi bu?
Hayatlarında bir kez olsun dümen kırıp elbirliğiyle bu rotayı değiştirebilmiş olmanın, tıpkı Uçan Hollandalı’nın tayfaları gibi Ümit Burnu’nu aşmaya çalışmış olmanın büyüsü...
İnsan ister istemez, bu görüntü gerçekten kusursuz mu, yoksa klişelerin formatladığı bakışlarım mı gördüklerini böyle yorumlamaya koşullanmış, diye sorgulamadan edemiyor…
Sadece düş kuramayanlar -yani uğruna mücadele edecek bir umudu dahi taşıyamayanlar- şu kısa yaşam serüvenini kayıpsız atlattıklarını sanırlar. Oysa kendi düşlerini kuramayanların ufku, başkalarının kurguladığı karabasanlara neferlik etmekle sınırlıdır. Kurtlar sofrası’nın artıklarıyla yetinmeye mahkûmdurlar. Tabi oda çay kaşığıyla bahşedilen, kepçeyle geri alınmadığı sürece…