(...) Tarihselci bakışta Sünnet, Kur’ân’ın Allah Resûlü tarafından tebliğ, tebyin ve tatbik edilmiş bağlayıcı şekli olmaktan çıkar; belirli bir tarihî vasatta oluşmuş tecrübe ve vesile hâline gelir. Böylece Sünnet’in normatif ve tarih-üstü örneklik vasfı zayıflar. Oysa Kur’ân’ın ilk muhatabı doğrudan doğruya Allah Resûlü’dür. “Vahiy önce Peygamber’e geldi” demek, “Kur’ân’ın ilk anlayış merkezi, ilk tatbik merkezi ve ilk insanî karşılığı Allah Resûlü’dür” demektir. O hâlde Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Allah Resûlü, Kur’ân’a herhangi bir insan gibi muhatap değildir; vahye mutlak muhatap olan, onu en yüksek idrâk, en yüksek tatbik ve en yüksek temsil seviyesinde taşıyan zâttır. Bu yüzden Allah Resûlü’nün Kur’ân’a muhataplığı “Mutlak Muhatap Anlayış”tır. Kur’ân Allah Resûlü’ne nazil olur; Allah Resûlü onu bildirir, açıklar, yaşar, hükme bağlar, cemaat kurar, insan yetiştirir. Bu bütünlük Sünnet’tir. Ehl-i Sünnet açısından Sünnet, Kur’ân’ın dışında ikinci bir tarihî veri değil, Kur’ân’ın Allah Resûlü’nde açıklanmış, yaşanmış ve ümmete intikal etmiş bağlayıcı tatbikidir.
__Sünnet tarihîleştirildiğinde, arkasından sahabe de tarihîleşir. Sahabe artık Allah Resûlü’nün sohbetine, terbiyesine, nuruna ve fiilî tatbikine doğrudan muhatap olmuş kurucu ümmet kadrosu olarak değil, nüzûl döneminin ilk Müslüman topluluğu olarak görülmeye başlar. Bu durumda Sahabe, Kur’ân-Sünnet hakikatinin ümmete intikalindeki sahih nisbet halkası olmaktan çıkar; tarihî bağlamı anlamaya yarayan ilk tanıklık seviyesine indirilir. Oysa sahabenin mânâsı yalnızca vahyin indiği dönemde yaşamış olmasından değil, Allah Resûlü’ne doğrudan nisbetinden doğar. Sahabe meselesi İslâm tarihi açısından sadece “ilk nesil” meselesi değildir; doğrudan doğruya dinin ümmete hangi keyfiyetle intikal ettiği meselesidir.