Dünyanın halleri, insanın hallerinden farklı değil, Mevsimler, insanın ruhunun hava geçişlerinden, heyelanlar ve seller içimizde akıp gidenlerden, bir türlü yağamayan bulutlar bir yerlerimizde sıkışıp kalanlardan, gecenin bir körü uyandıran kalp çarpıntıları unuttuğunu sandığın eski defterlerden farklı değil.
En muhteşem şeyler kapalı yerlerde saklanıyor. Toprağın altında nasıl filizlendiğini göremediğimiz tohum... Sanki tüm gücünü onu göremeyişimizden alıyor. En güzel şeyler gözlerimizden uzakta oluyor.
Meğer hayat "ansızın"la eş anlamlıymış. Boynunda fular, başında şapka, ağzında piposu olan ressamlar, eskimiş dantel yakalar, ipek çarşaflar; hepsi aslında yalanmış. Tek gerçek varmış; o da "şu an"mış.
İnsan her zaman sırtında geçmişiyle gezer. Geçmişi, ne yaparsa yapsın, silinmez, değişmez, yakasını bırakmaz, onunla birlikte yaşar ve her gittiği yere de peşinden gelir. Bu yüzden en güzeli ona arka dönmek değil, onunla açıkça yüzleşmektir. Biz, aslında geçmişimiz değil miyiz? Sırf lu âna dair ne var ki elimizde?