Nasıl bittiğini hiç anlayamadığım bir kitap... İnsanı öyle bir içine çekiyor ki sayfaları nasıl çevirdiğinizi fark etmiyorsunuz. Uzun bir kitap olmasına rağmen insanı hiç sıkmıyor. Kitabı bitirdikten sonra dizisini de izleyeyim demiştim ama izleyemedim. Kitapların diziye veya filme uyarlanmasını çok sevmem. Çünkü önüme hali hazırda kurgulanmış bir dünya değil , kafamda benim tasarladığım bir dünya isterim. Diziyle kitabın da çok bir alakası yoktu bence. Hele Selim miydi neydi bir karakter vardı. Diziyi yarıda bırakma sebebim o adamdır. Durmadan Feride'ye kötülük yapmaya çalışıyordu. O sahneleri izledikçe çok geriliyordum. Sırf bu gereksiz gerginlik yüzünden izlememiştim diziyi. İyi ki de izlememişim. Hatırımda dizinin değil kitabın kalmasına çok memnunum. Bir de şunun fark ettim : Ben yalnız insanların hikayesini okumayı seviyorum. Feride'nin yanında ne kadar teyzesi olsa da yalnız bir çocuk o. Ne bir kardeşi ne de anne babası var. Hayatta çöpsüz üzüm olanların hikayesini okumak içimi burksa da okumayı seviyorum.
Hayatın bir felaketten sonra daima bir saadet verdiğini,o güzel darbımeselin söylediği gibi ayın on beşi karanlıksa,on beşinin mutlaka aydınlık olacağını bilmiyor değildim. Fakat bu mehtabın bu kadar koyu bir karanlıktan, bu kadar umulmaz bir dakikada doğacağını aklıma getiremezdim.
İnsan,yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış,ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye,kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar,her birinin gönlümüzden kopup ayrılması,bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış!
Sahici bir kuşa dönüşüp bu dalların üstünden gökyüzüne kanatlanmayı,yukarıdaki ay ellerinde kaybolup giderek bu dünyadaki insanların yüzlerini artık görmemeyi ne kadar istiyordum.