Abdullah ve Peri, birbirlerine abi-kardeş bağından çok daha kuvvetli bağlarla bağlanmış olan iki kardeş. Küçük yaşta birbirlerinden koparılan, bir ömür sürecek bir 'eksikliğe' mahkum edilen iki çocuk.
Kitabın ilk bölümleri su gibi akıverdi. Abdullah ve Peri'nin et ve tırnak misali zorla birbirlerinden koparılma sahnesi, aynı bir film sahnesi izler gibi gözümde canlandı. Buraya kadar her şey tamam.
Sonra kitaba yan karakterler dahil oldu. O kadar çok yan karakter vardı ki, ana karakterlerin üzeri tozlandı. Yan karakterlerin kişisel hikayelerinin bitmez tükenmez detayları zihnimi yormaya başladı. Mesela Thalia'yı, Markos'u, Doktor İdris'i vs. bu kadar ayrıntılı işlemeye gerek var mıydı? Bu kadar detay, ana hikayeye zarar vermiyor mu? Her bölümde farklı kişilerle karşılaştım, "Bu kimdi, kimin nesiydi?" gibi soruları sıkça yeniler oldum. Bölümler ilerlerken zaman bir ileri, bir geri gitmeye başladı. Olayların kimin ağzından devam ettiğini anlamak zorlaşmaya başladı. Sonlara doğru yaklaştıkça, bu karmaşıklık bana baş ağrısı olarak geri döndü. Bitirmek için kendimi zorlamam gerekti, kitabı elimden bırakırsam bir daha devam edemeyeceğimi düşünerek devam etmek zorunda hissettim kendimi.
Nitekim bitirdim. Hayal ettiğim gibi bir son muydu, tartışılır. İki kardeşin arasına bu kadar fazla zaman girmesi -58 yıl kadar- sonucunda ister istemez çok etkili bir kavuşma bekliyorsunuz. Bu kavuşma, ayrılık sahnesinin onda biri kadar bir etki bırakmadı bende. Bunun nedeni açık: aradan çok fazla zaman geçmiş, zihinler yaşlanmış, acılar körelmiş, zihin anıları silmeye başlamış. Bunu da anlayabiliyorum. Ama yazarın bu kadar ayrıntıya, tabiri caizse dıdısının dıdısına kadar yer vermesine anlam veremiyorum. Bu kadarına gerek var mıydı?, diye sormadan edemiyorum. Belki de yazar, okuru beyin