"Canlılık" kavramı, bir nesnenin var olmasından ziyade var olan bir şeyin akışla bağının devam etmesi anlamına gelmektedir. Eğer bir yapı donup kalmışsa, hissizleşmişse, gelişmiyorsa ve yeni bir anlam üretmiyorsa; o yapı fiziksel olarak orada dursa bile felsefi olarak yok hükmündedir.
Bir ağaç kurusa da gövdesiyle orada durabilir; bir bina terk edilse de sütunları göğe yükselebilir. İçindeki suyun çekildiği bir kuyu ne kadar derin olursa olsun, artık o bir su kuyusu değildir; sadece topraktaki bir boşluktur (Anlamını yitirmiştir). Andrei Tarkovski hayat felsefesinde işte bu noktadan yola çıkmaktadır. Tarkovski'ye göre bir insanın salt ayakta durması, var olması onun gerçekten yaşadığı, canlı olduğu anlamına gelmemektedir.
Yeni doğan bir canlı yumuşak ve esnektir. Bir fidan, rüzgarda eğilir ama kırılmaz, esinti dindiğinde tekrar doğrulur, gelişmeye son derece müsaittir. Tarkovski için "yaşayan" insan, tıpkı bir yeşil fidan gibi değişime, gelişime açık olan, ruhsal duyarlılığını kaybetmemiş ve kibrinden arınmış doğal insandır.
Ölüm anında ise vücut katılaşır. Sertlik ve güç, aslında ölümün belirtileridir. Kendi doğrularına hapsolmuş, dogmatik ve ruhsal olarak esnemeyen, çevresine karşı duyarsız, hissiz kişi Tarkovski'nin gözünde "güçlü" görünse de aslında içsel olarak kurumuş bir ağaç misali ölmüştür.
İnsan tıpkı yeşil bir fidan gibi acılara, sevinçlere, mutluluklara, heyecana açık olarak dünyaya gelir. Lakin acıdan, kederden korunmak isteyen kişi kendini kalın duvarlar ardına hapseder. İnsanı trajik kılan da budur. Acıdan korunmak için ördüğümüz duvarların, gün gelip mezar taşımız olması.
Kimseyi sevmezsem, beni kimse üzemez. Kimseye güvenmezsem, hayal kırıklığına uğramam. Hiçbir şeyi önemsemezsem, canım asla yanmaz, vb. duvarların arkasına saklanan insan,