Bedenin, özellikle de kadın bedeninin aşağılanması, yalnızca insanın dişisinin insanlığını tam olarak algılamasını ve yaşamasını önlemekle kalmamakta, bütün insanlığı onulmaz bir biçimde beden ve ruh olarak parçalanmaya ve yabancılaşmaya mahkum etmektedir.
Kadınlarda “mutsuz bir bilinçlilik” “durumu yaşanmakta, onları aynı anda hem kendilerini ezen kültürün bir parçası, hem de onun yabancısı kılan bir yabancılaşma içinde bulunmaktadırlar. Onların bu “sınır”daki ikircikli ve huzursuz konumu, ezilmişliğin bilincine varma, onu adlandırma (karşı-teori ve kültür yaratma) ve ona karşı direnme olanağını da beraberinde getirir.
Kadınlar, egemen kültürünün oluşturduğu “kadın imgeleri“ni kendi içlerinde taşırlar ve değişim yolunda ilerlerken yalnızca dışsal baskı ve engellerle değil, kendi içlerinde taşıdıkları bu egemen kültür tanımlarıyla da mücadele etmek zorunda kalırlar. Üstelik bu egemen imgeler ve kalıplar, toplumsal değişmenin daha elle tutulur, somut hedeflerine ulaşıldıktan çok sonra bile varlıklarını sürdürürler; çünkü bilincin katmanlarında yer etmişler ve çoğu kez farkında olmadığımız ölçüde kimliğimizi biçimlendirmişlerdir. Bu kalıpların değişmesi ise, büyük ölçüde, yerlerine yenilerinin konmasıyla mümkündür.