Bir kişiyi çocuğun olarak görmeye başladığında bir şeyler değişiyor ve daha önce ondan aldığın bütün mutluluğun, ona karşı bütün hislerinin önüne bu korku geçiyor. Biyolojik değil, biyoloji ötesi bir korku; kişinin genetik kodlarını sürdürmek konusunda kararlılığından çok, evrenin tuzaklarına ve imtihanlarına meydan okuma, sana ait olanı yok etmek isteyen kuvvetlere karşı savaşma duygusu.
Birtakım şeyler kırılır, bazen kırılanlar onarılır, fakat çoğu durumda fark edersin ki kırılan ne olursa olsun hayat o kaybı telafi etmek için yeniden şekillenir , bazen de muhteşem olur bu şekilleniş.
"Ben sana nasıl anlatacağını öğreteceğim çünkü sen bekledikçe daha zor olacak, içinde cerahatli bir yaraya dönüşecek, suç sende sanacaksın hep. Aslında öyle olmayacak elbette ama sen hep öyle zannedeceksin."
Kaderin sandığın şeye boyun eğmek, onurlu bir hareket olmaktan çıkıp korkaklığa dönüşmüştü bir yerlerde. Mutluluğa ulaşma baskısı bazen zulüm şeklini alıyordu, mutluluk herkesin ulaşabileceği ve ulaşması gereken bir şeymiş de, bu uğurda verilecek en küçük bir taviz dahi bireyin kendi kabahatiymiş gibi.
"Hayatımızda seçimlerimiz bize yön veren en önemli şey..."
Yalom, hastalarıyla olan hikayeleri kurgulayarak kitap oluşturmuş.
On öykü var, çoğu ölümle alakalı, kanser hastaları , yakınını kaybedenlerin ölümle yüzleşmesi...
Çok etkilenmedim; lakin sohbet havasında olması okunabilir kılmış. Kısa ve hızlandırılmış olarak aktarılıyor olmasını sevmedim. Bütünlük yok. Öyküler uzun ama az olsaydı belki bir bağlanma olabilirdi... Ama verilmesi gereken mesaj iyi yansıtılmış. En çok son öyküyü sevdim oda kitabın ismini alan bölüm.
" Hepimizinki günübirlik hayatlar, hatırlayanın hatırlanandan farkı yok."
Marcus Aurelius " Düşünceler " kitabından alıntılar güzeldi.
Iyi okumalar.