bir şaheser. öyle ki son 100 sayfayı soluksuz okudum.
--- spoiler ---
öncelikle papaz’ın sevgi şekli bize hiç yabancı gelmedi, sanki sayın hugo bazı yerlerde de belirttiği gibi türkleri gözlemlemiş olabilir diye düşündüm. papaz benim gözümde biraz daha kabullenecek seviyede olan, içindeki o doyumsuzu maskeleyerek adeta yalvarır gibi davrandığı sahneleri biraz daha uzun tutsaydı ve asla içindeki asıl ‘biçimsiz yaratığı’ açığa çıkarmasaydı belki mutlu son olabilirdi. kardeşini bile harcamaktan çekinmeyip bize kabil ile habil’i hatırlattın. gerçekten içindekinin ne kadar açgözlü, bencil ve doyumsuz olduğunu bir daha kanıtladın. phoebus , sen tam anlamıyla bu yüzyılın hatta tüm yüzyılın hiç değişmeyenisin, sen her zaman var olacaksın, bu; hikayenin kazananını sen yapıyor. ah biçimsiz yaratık, içindekini dışarıya vuramayan bir mahkum, bir minnet abidesi, ruhunun değişimini çok güzel yansıttın, birer birer uzaklaşman, adım adım çan’larına koşman, hepsi bir nehrin akışı gibi doğal, zorlanmadan oldu gözümüzde. kurtarmaya çalıştın ama senin yumuşak karnın, o papaz değil, o minnet duygusu, onu asla aşamadın bu yüzden aslında içinde yeşeren minik filizleri de kaybettin. olsun senin kral olduğun gün, bu hikayenin sonudur benim gözümde, ondan ötesi yoktur. güzel yaratık, neden güzel biri olmak zorunda her hikayenin herkesi birbirine bağlayan noktası? o güzelliğin etrafında uçuşup duran ve dayanamayıp yere düşen ya da kül olan kurbanlar da hikayenin vazgeçilmezi mi? her hikayeyi birbirine bağladığını biliyordum yazarın, bu nedenle o kızı kaçırılan pembe patikli anayı öylesine anlattığını hiç düşünmemiştim. zaman geçtikte güzel yaratığın yaşıyla ilgili bazı anekdoktlar da geldikçe düşünmedim değil. sadece keçi için romana girdiğini düşündüğüm, bu bakımdan aslında bir yerde -son