Söyleyeceklerin bittiğinde, pencereye yasladım başımı, içimde bir acı kaynıyordu sanki kaynadıkça, ağzımdan burnumdan dumanlar çıkıyordu. Cam buğulanıyordu. Artık camın buğusuna bile adını yazmıyordum. Oysa severdim, otobüs
camına, pencerelere, banyodaki duş kabinine, aynanın buğusuna bile adını yazardım. O gün fark ettim ki, parmağım kımıldamadı. Bu hissizliği uzun süre korudum. “Sen de yap” diyenler çok oldu. “Sen de onun canını yak.” İntikam; taş atana taş atmak değil, taş atanı unutmak, atılan taşı saklamaktı benim dünyamda. Öyle yaptım. Göğsümün ortasına, kalbimin durgun sularına atılmış o taşı, hayali bir yakut gibi boynuma taktım. Üzerine tırnağımla iki çift laf kazıdım. Güneşe doğru tutunca daha net okunuyor: “Güvendiğiniz dağlara kar yağdığında, üzülmeyin. Kıç üstü oturun ve sessizce aşağı doğru kayın. Bahan görene kadar...”