"Merakınızdan okuyun bari."
"Daha önce görmediğim ne var bunda?" dedi Oblomov, "Neden yazıyorlar ki bunları? Sadece kendilerini eğlendiriyorlar..."
"Niye kendilerini eğlendirsinler, gerçekçi, gerçekçi diyorum size! Gerçeğe o kadar tıpatıp benziyor ki, gülmeden edemiyor insan. Adeta canlı portre gibiler. İsterse bir tüccar, bir memur, bir subay, bir bekçi olsun, kimin hakkında yayımlanırsa yayımlansın, canlısından farksız."
"Ne için didiniyorlar ki; eğlence olsun diye, kimi ele alırsak alalım gerçeği yansıtıyor diye mi? Hiçbirinde hayat yok, hayatı anlamak yok, empati yok, hümanizm dediğimiz şey hiç yok. Yalnızca kibir. Hırsızları, düşmüş kadınları tasvir ederken sanki sokakta yakalayıp hapse atıyorlar. Hikayelerinde 'görünmez gözyaşları' değil, yalnızca görünür, kaba kahkahalar, öfke var..."
"Başka ne gerek ki? Harika, kendiniz söylediniz işte: Bu kaynayan öfke; ahlaksızlığa karşı acımasız bir saldırı, düşmüş insanlara yönelik alaycı bir kahkaha... hepsi bu!"
"Hayır, hepsi değil!" dedi Oblomov aniden alevlenere. "Bir hırsızı, düşmüş bir kadını, kibirli bir budalayı resmederken insanı da unutmamalısın. Peki insanlık nerede? Siz yalnızca aklınızla yazmak istiyorsunuz!" dedi Oblomov neredeyse tıslayarak. "Fikirlerin kalbe ihtiyacı olmadığını mı sanıyorsunuz? Hayır, fikirler sevgiyle zenginleşir. Düşmüş bir insanı kaldırmak için elinizi uzatın ya da mahvoluyorsa şayet onunla alay etmek yerine acıyla ağlayın. Onu sevin, onda kendinizi hatırlayın ve ona kendinize davrandığınız gibi davranın; o zaman yazdıklarınızı okuyacağım ve önünüzde saygıyla eğileceğim..." dedi tekrar huzur içinde kanepeye uzanarak. "Hırsızı, düşmüş bir kadını tasvir ediyorlar," dedi "ama insanı tasvir etmeyi unutuyorlar ya da nasıl tasvir edeceklerini bilmiyorlar. Bu nasıl bir sanat, hangi şiirsel