Cansu Kalkan

“…ve özellikle de “Ne için” sorusuna da yığınla yanıt vardı. Artyom’un karşılaştığı bütün insanların “Niçin” sorusuna kendilerine göre birer yanıtı vardı, tarikatçilerin, satanistlerin, faşistlerin ve silahlı filozofların hepsinin kendince birer yanıtı vardı. Artyom da işte tam bu noktada zorlanıyordu; sadece kendisine ait olan tek bir yanıtı bulmakta zorlanıyordu. Her gün önüne yeni varyasyonlar konduğu için, sadece tek bir şeyin doğru olduğuna inanması artık mümkün değildi. Tam biri doğru derken, ertesi gün, en az bir önceki kadar doğru ve kapsamlı olan başka bir doğruyla karşılaşıyordu. Kime inanmalıydı? Neye inanmalıydı? Dev Solucan’a mı, insanları yiyen, elektrikli treni örnek gösterip toprağı verimsiz bir yeryüzünün gerçek yaratanı olduğunu iddia eden tanrıya mı? Öfkeli ve kıskanç Yahova’ya mı? Onun kibirli rakibi şeytana mı? Komünistlerin metronun her yerinde kazandıkları zafere mi? Kanca burunlu sarışınların, kara derili, kıvırcık saçlı tiplerden daha üstün olduklarına mı? Hangi birine inanmalıydı? Bunların hiçbirinden farkı olmadığını, birileri Artyom’un kulağına fısıldıyordu. İnançlar, insanın yaşam yolculuğundan dayanabileceği bir bastondu sadece, ona yolunu bulmasına ve yere düşünce tekrar doğrulmasına yardım ediyordu. Küçüklüğünde, üvey babasının ona anlattığı bir hikayeyle pek eğlenmişti, bir maymun eline bir sopayı alıyor ve birden insan oluyordu. Şimdi şöyle düşünüyordu; o günden bu yana bile bu kurnaz maymun demek ki bu sopayı hala elinden bırakmamıştı ama yine de hala dosdoğru yürüyemiyordu.”
Sayfa 530·Kitabı okudu
Reklam
Bir an için, dünyadaki her şeyin anlamını yitirdiğini sandı, üstlendiği misyonun, değişen bir dünyada insanın hayatta kalma çabasının ve her şekliyle bütün yaşamın anlamını yitirdiğini düşündü. İçeride hiçbir şey yoktu, boş ve karanlık zaman tünelinden başka hiçbir şey yoktu, o da herkese açıktı. Bu tünelden geçerken her insan yolunu şaşıracaktı, “doğum” istasyonundan “ölüm” istasyonuna kadar şaşkın şaşkın gitmek zorundaydı. İnancın peşinde olanlar onu, bu tünelin yan sapaklarında arıyorlardı. Oysa var olan sadece bu iki istasyondu, doğum ve ölüm istasyonları, tünel de sadece bu iki istasyonu birbirine bağlamak için inşa edilmişti
“Bir düğmeye basarak yüz binlerce insanın hayatını söndürenlerin adlarını kim biliyor? Yeryüzü sizin makinelerinizin ürünü olan o lanet olası uygarlıktan daha büyük bir kötülük bugüne kadar hiç yaşamadı, doğayı cansız makinelerle karşı karşıya getiren bir uygarlık! Bu uygarlık doğayı sonsuza kadar baskı altında tutmak, onu yiyip bitirmek, hazmetmek için her şeyi denedi ama bunu yaparken fazlasıyla zorlandı ve sonunda kendi kendini yedi bitirdi. Sizin uygarlığınız bir kanser tümörüdür, kokuşmuş, zehirli atıkları bir kenara ayırıp yakınında yararlı, besleyici ne varsa her şeyi yutan dev bir amiptir.”
“Asıl delilik, bütün yeryüzünü kendine köle yapmayı istemek değil mi ya da doğayı arabaların kölesi yapıp onu acılar içinde bırakmak delilik değil de nedir? Kendine ve benzerlerine duyulan nefret yüzünden doğayla hesaplaşmak… Asıl delilik, çılgınlık bu değil mi?”
“Dün gece kaçırdığınız çocuğa ne oldu? Şimdi nerede? Onu kaçıran bu canavardı, biliyorum.” “ Canavar mı?” diye yaşlı adam patladı. “Bu canavarları kim dünyaya getirdi? Kim ilk olarak bu dilsiz, üç gözlü, kolsuz, altı parmaklı, ölü doğan ve üreme yeteneği olmayan varlıkları meydana getirdi? Kim biçimlerini bozup çirkinleştirerek onlara cenneti vaat etti, sonra da içinde geberip gitsinler diye bu lanetli kentin kör bağırsağına hapsetti? Bütün bunların suçlusu kim ve bütün bunlardan sonra da gerçek canavar acaba kim?”
Sayfa 458·Kitabı okudu
Reklam