“…ve özellikle de “Ne için” sorusuna da yığınla yanıt vardı. Artyom’un karşılaştığı bütün insanların “Niçin” sorusuna kendilerine göre birer yanıtı vardı, tarikatçilerin, satanistlerin, faşistlerin ve silahlı filozofların hepsinin kendince birer yanıtı vardı. Artyom da işte tam bu noktada zorlanıyordu; sadece kendisine ait olan tek bir yanıtı bulmakta zorlanıyordu. Her gün önüne yeni varyasyonlar konduğu için, sadece tek bir şeyin doğru olduğuna inanması artık mümkün değildi. Tam biri doğru derken, ertesi gün, en az bir önceki kadar doğru ve kapsamlı olan başka bir doğruyla karşılaşıyordu.
Kime inanmalıydı? Neye inanmalıydı? Dev Solucan’a mı, insanları yiyen, elektrikli treni örnek gösterip toprağı verimsiz bir yeryüzünün gerçek yaratanı olduğunu iddia eden tanrıya mı? Öfkeli ve kıskanç Yahova’ya mı? Onun kibirli rakibi şeytana mı? Komünistlerin metronun her yerinde kazandıkları zafere mi? Kanca burunlu sarışınların, kara derili, kıvırcık saçlı tiplerden daha üstün olduklarına mı? Hangi birine inanmalıydı? Bunların hiçbirinden farkı olmadığını, birileri Artyom’un kulağına fısıldıyordu. İnançlar, insanın yaşam yolculuğundan dayanabileceği bir bastondu sadece, ona yolunu bulmasına ve yere düşünce tekrar doğrulmasına yardım ediyordu.
Küçüklüğünde, üvey babasının ona anlattığı bir hikayeyle pek eğlenmişti, bir maymun eline bir sopayı alıyor ve birden insan oluyordu. Şimdi şöyle düşünüyordu; o günden bu yana bile bu kurnaz maymun demek ki bu sopayı hala elinden bırakmamıştı ama yine de hala dosdoğru yürüyemiyordu.”