Atatürk’e ve vatanıma borcum var diyerek Paris Gözlemevi’nde kalmayı reddeden Türkiye’nin ilk bilim kadınlarından Nüzhet Gökdoğan’ın ve Remziye Hisar’ın izinden.
“-Şöyle yazmış Montaigne; "Mızmız dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın sevinçlerine yan çizer, dertlerine can atar; dertlerle kaynaşırlar; sinekler gibi, cilalı, pırıl pırıl yerlerde tutunamaz; pürtüklü, pürüzlü yerlere abanır; orada rahat ederler ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla beslenirler." Sizin de canınızı çok sıkar mı bu tipler? Çok rastlar mısınız?
-Vardır öyle insanlar. Devamlı kötü konuşurlar. Bu bir yerde ruh hastalığıdır. Devamlı tenkit eder, ümitsizlik aşılarlar. Her şeyin kötü tarafından bakarlar. Diyebilirim ki bu bizde aynı zamanda siyasi bir tutumdur. Türkiyede böyle geçinen siyasi gruplar vardır. Belirli partilere yığılır, o partilerin içinde bir grup hâline gelirler. Toplumun içinde de hayli etkilidir bu tipler. Kendilerini kötü bakmakla mükellef görürler.”
“Doğaya dönmek lazım, doğayla barışmak lazım. Doğaya intibak etmeyi; onunla beraber, ona saygı duyarak yaşamayı birçoklarımız unuttu. Çok açık ki hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.”
“-Siz kendi öğrencilerinize baktığınızda ne görürsünüz? Örneğin taşradan gelenler istanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde bu anlamda bocalıyorlar mı?
-Azizim, Türkiye'de artık taşra-büyükşehir ayrımı kalmadı. Herkes birbirine benziyor ya da her yerdeki müesseseler birbirinin aynı. Bu açıdan intibak da zaten büyük bir mesele teşkil etmiyor. Peki, bu iyi bir şey mi? Değil. Tuhaf bir ülke oldu Türkiye. Her gün kendinden kaybediyor. İntibak konusuna dönersek, herkesin her yerde aynı televizyona bakması, aynı filmleri seyretmesi bir açıdan avantaj gibi görünse de entelektüel düşünceye zarar verir. Çünkü bu düşüncenin serpilip gelişmesi için farklılıklar gerekir. Çok açık ki sadece düşünüş, söylem farklılıklarından bahsetmiyorum. Farklı ortamlar da gerekir. Kişi kendini farklı ortamlarda test ettikçe, sınandıkça, farklı ortamlara intibak ettikçe, farklı ortamlarda muvaffak oldukça entelektüel açıdan güçlenir.”
“Seneca yaşamın kısa olduğunu söylemez; olayların rüzgârına veya kötü alışkanlıklara kapılanların, yaşamaktan korkanların ve geçmişe takılanların onu kısalttığını söyler. İyi değerlendirirseniz yaşam da uzundur.”
“Evde oturmayı sevmem. Gündüz katiyen evde oturamam. Ev benim için sabah çıkılıp akşam gelinecek bir yerdir. Tatil günleri hariç! Hayatım yıllardan beri bu minval üzere döner. Ya okula giderim ya kütüphaneye ya da şimdi yaptığım gibi Kronik Kitap'taki odama gelir çalışırım.”