sana bi şeyler öğretemem
ben bir öğretmen değilim
hayatı da anlatamam
yılları devirmiş bir yaşlı değilim
sana bi şey veremem
ama yanında yürüyebilirim
belki beni sevemezsin
ama böyleymiş gibi yapabilirim
ben de bilmiyorum kimim ki,
içimdeki sen neyin hevesi
yer yerine yıldızlara baksam,
seni kendime aşık edebilir miyim?
Bazen çok yorulduğum durup kenara çekilmek istediğim zamanlarda seni kaybetmemek için çok umut verdim kendime. İçimdeki umudu korudum, umudumun her zerresine ayrı kıymet vererek. Çok yol aştım, aştık ama hep aynı noktadaydık. Sen gidince benim gelmemin bi anlamı kalmadı, aramızdaki mesafe hep aynı.
Sana yetişemiyorum, sen gelmem için bekleyemez misin biraz, hiç mi yorulmadı kalbin, hiç mi aramadı dudakların öpülmeyi uzun zaman sonra? Aylar saatler geçiyor, bak durmuyor zaman. Biz de durmuyoruz. Hep dünyanın karmaşası içerisinde ilerlemek mecburiyetindeymişiz gibi.
Ama bil,
ben bugün durdum,
sen git istersen.
Belki yol yuvarlaktır,
sen bana yetişirsin
ben sana yetişemezsem.
Acılarımın rengiyle resimler çizerken durup renklerin tuvale işleyişini seyrettiğini fark ettim. Önünde çizilen şekle dönüştürülmüş imgelerle uzun bir sohbete dahil oldun. Benimle konuştun saatlerce tuvalle konuştuğunu umarak. Her gün yeniden geldin. Bazen biraz erken bazen biraz geç. Her gelişinde acılarımın rengi değişmişti. Siyah beyaz dünyama, geldiğin ilk gün maviyi eklediğinde ertesi gün sarıyı ben eklemiştim. Gittikçe renklendiğine şahit olduğun resmime gittikçe daha az ilgi duydun. Çünkü bir gün gelip tuvalimde yanan mumlar görmek istediğinde tuvalimde hiç resim yoktu, ben de yoktum. Resmimi çizmek için yerime geldiğimde geçti saat, saatin bize vardığını görmeden saat bizi geçmişti.
Aylarca her gün bir mum çizdim. Her gün daha güzeli için çabaladım. Nihayetinde geldiğini gördüm, uzaktan sadece tablolarıma baktığını. Yanına geldiğimde tablolarıma olan aşkını anlattın; sesimin bir yerden tanıdık geldiğini söyleyip, renklerin ahengine hayran kaldığını. Ve vedalaşmak için boyalı ellerimi uzatmasaydım hiç tanışamayacaktın, sadece resimlerine hayran olup hiçbir yüz hattını bilmediğin ressamla. Ben de ömrümün sonuna kadar hakkında hiçbir şey bilemeyecektim, boyalı ellerin ile boyalı ellerim karşılaşmasa.
Göster, nerede acılarının rengi? Bir renk eklemek istiyorum
Demek ki insanlar birbirlerine ancak belirli bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor.
Çok güzel bir kitap bulmuştum sıradan konulu bir sürü kitabın arasında. Okumaya başladım. İlk sayfası, ikinci sayfası, üçüncü, dört, beş derken kırk beşinci sayfada kaldım. Geçemedim kırk altıya. Bir anda son sayfalara getirdi rüzgar beni. Bir daha da dönemedim geri. Anlamlandıramadığım boşluklarla doldu kafam. Neden çiçekler solmuştu? Çiçeklere su getirmeye giden adama ne olmuştu? Neredeydi o tatlı hayaller kuran çocuk? Ve onun hayallerine dahil ettiği dostu?
Tam rüzgar dinmişken, gözlerimi kitabın eski anılarına değdirdiğimde silindi yazılar. Demek ki sebep değildi rüzgar. Başka şeyler var, başka olaylar.
Yeniden son sayfaya vardığımda ruhum haykırdı: "Bu son sayfa, koca bir ömür için çok az değil mi?"
Daha yüksek ses tonuyla: "Yıllara dahi yaysam her harfi, içimin boşluğuna, aç ruhuma yeter mi?"
Üstünde adım yazıyor diye benim sandığım kitabı, ben benim yapmıştım. İstememişti kendisi belki de hiç benim olmayı. Bu muydu beni sona iten rüzgarın sebebi? Peki aksi yönde esemez mi rüzgar, beni yarım bırakmak zorunda kaldığım sayfaya geri göndermek için..
Son sayfayı saklarken ruhumun daha aç olduğu günlere, bugün aynı kitabı başkasında gördüm. Esmemişti ona rüzgar, yoktu başka şeyler, başka olaylar.
Düşündüm ki, yazar acaba sadece bu okuruna mı kırgındı? Öyleyse şayet en sevdiğim yazarı kırmak, beni de o denli kırardı.
Ve şöyleydi son sayfanın son satırı:
"Güzel bir kâbusla rüyamı noktaladım"
Ben de noktanın yanına iki nokta daha ekleyip,
yazardan habersiz bizi sonsuzluğa tamamlayıp,
güzel bir kâbus için uykuya daldım.
Kızmamıştır umarım.