Böyle birileriyle karşılaşıyorum. Ödümü patlatıyorlar. Bana ruh hastası ayakları çekiyorlar. Bir an bir bok olduklarına bile inandırıyorlar. Ellerim titriyor, kalbim pır pır atıyor... Sonra hiçbir şey olmadıklarını farkediyorum. Giydikleri ayakkabıları, dinledikleri müzikleri bile sevmediklerini anlıyorum. Başları ağrıdığında küçük bir ağrı kesici içmek bile onlar için kuşkudan kıvranmak demek. Güneş sırtlarını yaksa, sürecekleri kremi on saat düşünmeleri lazım. Oysa güneş sırtı yakmıştır, güneş sırtı iyi ki yakmıştır, merhemi de yoktur, kuşkulansan ne yazar koçum... Ama sen yine de mıy mıy senaryolarına devam et... Hayat ya da tornavida... Çoktan ölmüş balık gibi bakan gözler, marjinal ya da şair oyunları. Uffffffffff.................. uuuuuuuuufffff.
Elini tuttum bir gün. Bütün eşikler, pencereler sessizce önlerine baktılar. İnsan yaşadığı yerden büyükmüş. Sokaklar evlerden büyükmüş. Dokunmak hayal etmekten büyükmüş.
Dünya, insanlardan yapılmış bir yalnızlıktı da bunu anlamak için akşam ve yağmur gerekiyordu. Bir de, içeriye de dışarıya da aynı solgunlukla bakan boyasız bir pencere. Herkes birbirine bakarak kendi mutsuzluğunu seviyordu.
Ey özlenen zamanla şimdiki zaman arasında çırpınan gökyüzü... senin mutsuzluğundan başka bizi bu cehennemden çıkaracak bir bilgi var mı, gözyaşlarıyla sulanmış o derin yalnızlıklarında...