Virginia Woolf ile Vita Sackville'ın mektuplaşmalarından: “Çay içmekten, yemek yemekten, okumaktan, yazmaktan, her şeyden bıktım usandım, yalnızca görmekten, itiraf ediyorum seni görmekten bıkmadım.”
Tahliye Tutanağı
Adresimi ilk unutan ben olmadım Ev bunu benden önce öğrendi Sen gelmeyince Koridor Her akşam biraz daha uzağa taşındı Bana uğramadığın her gün Evimin bir odası Kendi kapısını söktü Kapılar Açılmayı değil Beklemeyi öğrendi Ben ise Aynı anahtarı Her gün başka bir cebimde aradım Çünkü insan Kaybettiği kişiyi değil Önce kendine açılan yolu karıştırıyor Kalbim dediğim yer Artık dört duvardan ibaret değil Orada Kapı olmayı reddeden eşikler Pencereye dönüşememiş boşluklar Ve yıllardır aynı tavana asılı duran İsimsiz bir anahtar var
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hâr ile demlenen çay'ın tadını kor ile yanan yürekler bilir... Yudum yudum sessizliğe bürünen anı, bir iç çekişe sığdıran bilir...! | Rumi
Mavi Yaka İncili
Bu şehirde yaşamanın bir imkanı var mıydı sorusuyla uyandı. Gözlerini açmasına rağmen uykunun dağılıp gitmediği, tam tersine vücut bütünlüğünün bekasına ters düşen bir düşten uyanırcasına kendisini bir kuşkunun ortasında buldu. Nefes alış verişini saydı. Sonra saatine bakıp yeniden zamanda süzülen bir yamaç kartalı gibi kaldırımda yürüyen insancıkları dişlemeye, bebekleri kundağından söküp derin vadilerin uç alüvyonlarına bırakmaya ant içti. İnsan hiçbir şey yapmak istemediğinde, ya da bir şeyler yapma hakkı elinden alındığında hayali cinayetler işleyip bundan aklanma senaryosu kurar zihninde. O da öyle yaptı. İneceği durağa karşı bir aşk beslemişti kimi zaman. Çoğu zaman sırf ineceği durağı düşlemek için biniyordu otobüse. Birde insanların onu ineceği durakta görüp 'ne adammış bu be! - -nasıl da hatırlıyor ineceği durağı tarzındaki haklı gurur nidalarına bıyık altından gülümseyerek ve göğüslerini şişirerek 'hehehe, ne sandınız beni' diyip evine gitmeyi de bulunmaz bir nimet belliyordu. Şimdi oldu mu bu. Yani bu düşünceler ne kadar da sefilce. Yalnızca Memlük sarayında bir kölemen bu kadar tik tak ehli olup anadan üryan tepetaklak olabilirdi. O da öyle yaptı. Yaprağa yeşil rengini veren klorofile dua edip ağaçları seyretti biraz hüzünle. Biraz hüzünle yaptığı şeyleri hatırladı. Ne kadar hüzünlendiyse artık unutmayı da bir erdem sayarak ağrıyan yerlerini güneşe çıkardı. Adam hastaydı. Güneşten saklanacak kadar bile korkuyordu dünyadan. İnsanlar tarafından bir hayli hırpalanmıştı. Gözlerini hiç nazar değdirecek kadar eğitmediğinden, dilini hiç budaktan sakınmayacak kadar sivriltmediğinden kıyıda kalmıştı. Göbeği eksen eğikliğinden kaynaklı diyabet iken, torbasında rızık adını verdikleri gayriahlaki savaşın hücum boruları ötüyordu. Kaşlarını eğip topal adımlarla, kambur
Saçlarımı taradım, toparladım ortalığı; Çay demledim senin için, İçimde bir terminal kalabalığı. Metin Altıok
Çay olmuş tur , alayım