"...Ben sana 'Gül' diye yazdıkça, sen bana 'Cemrem' diye yazardın. Haklısın, cemrenim ben. Dördüncü cemre. Havaya, toprağa ve suya düşer cemreler. Ancak başka türlü dördüncü bir cemre var ki yüreğe düşer. Yakar. Kavurur. Savurur. Cemre düştü toprağa gözlerden. Toprağı diriltti, canı verdi; canını yitirdi. Canını yitirse de cemreliğini kaybetmedi. Gözler önce cemreyi gönderdi, sonra kendileri de gitti. Eridiler, yok oldular... Cemrenin kızgınlığı zamanaydı, gözlereydi, toprağaydı ve aşkaydı...
Zaman geçiyor. Ne cemre kalıyor, ne gözler kalıyor, ne de toprak eski halinde kalıyor. Gönül buruksa ve vurgunsa kendi ruh halini hep koruyor, kaybetmiyor ama asi oluyor. Aşka isyan ediyor, zamana isyan ediyor, mekâna isyan ediyor..."
Ben bu insanlara aslında kötülük etmedim Sayın Hakimim. Bilakis onları eğittim, onlara hayatı ve insanları tanımayı öğrettim. Suçsuzum ve tahliyemi talep ediyorum.
"Herkes ona Yasemin derdi ama o;hiç tanımadığı bir şehrin ücra bir köşesinde, hayatı pahasına da olsa çok sevdiği güneşi bir nebze görebilmek için gözlerini gökyüzüne umutla dikmiş bir kardelen çiçeğiydi."
Bana göre ;kızıl ötesi hayaller kurabilmek ve o hayalleri önce gönül sayfasına ilmek ilmek nakşetmek, ardından da kelimelerle kağıt üzerine resmedebilmektir hikayecilik .... Kimiz zaman bir kelebeğin kısacık ömrünü hiç gözünü kırpmadan bir ışık huzmesine feda edişini manalandırabilmek, kimi zaman ise semaya yükselip bulutların üzerinde yüce yaratıcı ile yakınlaşabilmeyi düşleyebilmektir.