...paramın, işimin, hiçbir gelecek vaadimin olmadığı ve odalarını kiraladığımız evin alt katlarından yukarı doğru pisliğin kararlılıkla yükseldiği o günlerde, bir merkez ve bir tılsım bulmam gerektiğine kadar verdim. Bu düzensizliğin ortasında düzen kurmamı sağlayacak bir fetiş belki de. Ormanda her akşam yemeği için giyinmek ya da Gelibolu'da savaşan askerlerin çamurlara batmadan önce asker botlarını parlatmaları gibi. Büyük bir şey yapmak ve bunu iyi yapmak hem kişisel hem de kendine has birtakım törenler, ritüeller gerektiriyor. Bunlar çoğunlukla da komik şeyler ama her şeyin küçük, değersiz olduğunu, hiçbir çaba harcamaya değmeyeceğini söyleyen o monoton ruhu defediyor.
...işin özü, daha fazla kendi içimde yaşamayı öğrenmem gerektiğiydi. Bana öyle görünüyordu ki, benden başka herkes son derece mutlu bir şekilde kendi içinde yaşıyordu. Yuvam olan kendimden uzaklara sürülmüş, başkalarının her sözcüğüyle, her ruhsal durumuyla ve her kaprisiyle örselenerek, göçebe bir ruh gibi oradan oraya sürüklenen bir tek bendim!
Bir çocuğun ileride nasıl biri olacağını öngörmeye çalışma işi karanlıkta darbeler savurmak gibidir, galiba biz bunu, onları yetiștirme süreci ilginçleşsin diye ve tıpkı güzel bir öyküyle iyi vakit geçirdiğimiz gibi, vakit geçirmek için yapıyoruz ama aslında gerçekten önemli olan, daha sonra dünyaya açılıp orada kalabilmeleridir. Sanıyorum onlar bunu herkesten daha iyi biliyorlar.
Bir kere, bir kadın bedeni içinde doğmamış olmak başlı başına bir şanstı: Kendi özgürlüğünü göremiyordu çünkü bunun kendisinden ne kadar temel bir biçimde esirgenmiş olabilecegini kavrayamıyordu.
Onun ilgisini çeken, bir şeyleri kaçırmış olabileceğine dair bir kuşku değil, farklı bir kuşkuydu; başka bir şeyi, nihai olarak gerçeklikle ilgili olan ve gerçekliği kendisinin var olmadığı bir yer olarak tanımlayan bir
şeyi görememiş olduğuna dair kuşkusuydu.