Hayat… Beş kelime, iki gece… Öyle bakınca çok basit gibi görünür ama aslında insanın üzerine kara bir bulut gibi çöker. İlk anda sıradan bir söz öbeği gibi durur; dilinin ucuna gelir, söylenir ve biter sanırsın. Oysa bazı kelimeler vardır ki söylendiği yerde kalmaz, yankı olup insanın içinde dolaşır. Beş kelime dediğin nedir ki; bir çırpıda kurulur, bir nefeste dağılır. Ama o beş kelimenin ardında bir bekleyiş, bir suskunluk, belki de yıllarca biriktirilmiş bir kırgınlık saklıysa, işte o zaman basitlik yerini ağırlığa bırakır. İki gece dediğin nedir ki; takvim yapraklarında küçücük bir aralık, saatlerin arasında kaybolan kısa bir zaman dilimi. Fakat o iki gecede gözlerine uyku değmiyorsa, karanlık tavana bakarken düşünceler üst üste yığılıyorsa, insanın içi dışından daha karanlık bir hâl alıyorsa, zaman uzar, büyür, ağırlaşır.
Hayat tam da böyle anlarda gerçek yüzünü gösterir. Gündüzleri kalabalıkların içinde saklanır, seslerin arasına karışır, telaşın ardına gizlenir; ama gece olunca, herkes sustuğunda, insanı kendi sesiyle baş başa bırakır. İçinde yarım kalmış cümleler dolaşır, söylenememiş sözler boğazına düğümlenir. Birine anlatmak istersin ama kelimeler kifayetsiz kalır; susmak istersin ama suskunluk daha çok bağırır. O kara bulut işte tam o an çöker üzerine; gözle görülmez ama ağırlığı hissedilir. Nefes alırsın, yetmez; gözlerini kapatırsın, düşünceler susmaz. Hayat, basit sandığın yerden yakalar seni ve der ki: “Ben sandığın kadar hafif değilim.”
Sonra geçmiş gelir aklına; bir zamanlar kolay sandığın kararlar, çabucak söylediğin sözler, üzerinde durmadan geçtiğin anlar… Hepsi birer gölge gibi sıralanır zihninde. Gelecek de boş durmaz; belirsizliğiyle, ihtimalleriyle, korkularıyla kapıyı çalar. İki gecenin arasına bir ömür sığar bazen; bir insan değişir, bir