Körlüğün İçinde Görmek: Saramago’nun İnsana Tuttuğu Acımasız Ayna
José Saramago’nun Körlük adlı romanı, yalnızca bir salgın anlatısı değil; insanlık durumuna dair karanlık, sarsıcı ve rahatsız edici bir vicdan muhasebesidir. İlk bakışta bir distopya gibi okunabilecek bu eser, aslında geleceği değil, tam da bugünü anlatır. Saramago, “beyaz körlük” metaforuyla insanın görme yetisini değil, görme iddiasını elinden alır. Çünkü romanda kaybolan göz değil, ahlaktır; çürüyen beden değil, vicdandır.
Roman, isimsiz bir şehirde, nedensiz ve hızla yayılan bir körlük salgınıyla başlar. Körlük karanlık değil, paradoksal biçimde “beyaz”dır. Bu tercih, Saramago’nun en çarpıcı alegorilerinden biridir: İnsanlar karanlıkta değil, aşırı bir aydınlığın içinde kör olurlar. Bu, bilginin, teknolojinin, modernliğin ve sözde ilerlemenin ortasında insanın hâlâ neden bu kadar acımasız olabildiğinin edebi bir ifadesidir.
İsimlerin Yokluğu, Kimliğin Çözülüşü
Romandaki karakterlerin isimleri yoktur: doktor, doktorun karısı, ilk kör olan adam, gözlüklü kız… Bu anonimlik, bireysel kimliklerin salgınla birlikte silinişini simgeler. İnsanlar birer kişilik olmaktan çıkıp işlevlere, bedensel varlıklara indirgenir. Saramago burada okura şunu fısıldar: Medeniyet dediğimiz şey, isimlerimiz kadar kırılgandır.
Özellikle doktorun karısı, romanın ahlaki merkezidir. Kör olmayan tek kişi olarak, hem tanık hem yük taşıyıcıdır. Onun görmesi bir ayrıcalık değil, bir lanettir. Çünkü görmek, sorumluluk doğurur. Saramago bu karakter aracılığıyla şu soruyu sorar: “Eğer görüyorsan ve susuyorsan, gerçekten masum musun?”
Medeniyetin İnce Cilası
Körlerin karantinaya alındığı akıl hastanesi, romanın en sarsıcı mekânıdır. Devletin düzeni sağlamak adına uyguladığı şiddet, içeride hızla kurulan zorbalık düzeniyle