GÜN GELİR...
Puan vermedi·608 syf.··
2026 23. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 17:46
Kitabı 1000Kitap’ta yapılan tavsiyeler üzerine aldım ve bu, yazardan okuduğum ilk kitaptı. Defalarca başlayıp giriş kısmını geçemeden yarım bıraktım; fakat sonunda azmedip bitirdim. Nazan Bekiroğlu’nun derin ve yoğun dili zaman zaman beni yordu. Genel olarak sevdim, ufkumu açan bir kitap oldu. Hikâye, Hristiyanlık öncesi Roma döneminde geçiyor ve “Yedi Uyurlar” olarak bilinen olayı öncesi ve sonrasıyla ele alıyor. Yazar, bu yedi insanın hikâyesi üzerinden farklı konulara da değiniyor. Kitap sayesinde Roma tarihi ve Hristiyanlığın başlangıcı hakkında yeni bilgiler edindim; özellikle o dönemin cehaleti dikkatimi çekti. Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlara karşı en büyük zulmünün başladığı dönemde, çok tanrılı inançlarını terk edip Nasıralı İsa’ya gönül vermiş yedi kişinin yolu, Kehribar adlı bir köpek sayesinde kesişir. Roma’dan kaçıp bir mağaraya sığınırlar ve burada uykuya dalarlar. Uyandıklarında ise 309 yıl geçmiştir. Artık Roma Hristiyan’dır; kimse onları öldürmek istemez, tapınakların yerini kiliseler almıştır. Değişmeyen tek şey ise yine zalimlik ve zalimlerdir. Beni en çok etkileyen kısım, uyandıktan sonraki bölümler oldu. Roma hâlâ Roma’ydı ama her şey bambaşkaydı. Ceplerindeki paranın değeri kalmamış, insanların inandığı tanrılar yok olmuştu. Adaleti, hakkı ve barışı müjdeleyen İsa’nın dinine inanılıyordu ama görünen gerçeklik çok farklıydı. Anlatılanlarla yaşananlar arasında ciddi bir uçurum vardı. Bu noktada şunu düşünmeden edemedim: Bugün uyusak ve yüzyıllar sonra uyansak nasıl bir dünyayla karşılaşırdık? Uğruna her şeyimizi harcadığımız paranın, gücün, körü körüne bağlandığımız düşüncelerin hiçbir anlamı kalmayacaktı belki de. Konusu oldukça etkileyici, doyurucu ve ilgi çekiciydi. Ancak uzun betimlemeler okuma sürecini zorlaştırdı. Bu kitap sayesinde
Kehribar GeçidiNazan Bekiroğlu · Timaş Yayınları · 20213,570 okunma
Yecüc la Blanc ve Mecüc Tenebris
1/10
·416 syf.··
2025 22. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 24 Ağustos 2025 10:20
Yılın zortu olarak Quicksilver’ı seçmiştim ama bu kitap da o seviyeye çıktı (hatta epey bir geçti). Ben uzattıkça uzatan biriyimdir, o yüzden uzun ve bol gömmeli bir inceleme olacaktır. Ben de korkuyorum aslında çünkü ÇOK uzun olacak gibi ama hadi bakalım. Klasik uyarımızı da verelim: Spoiler içerir. Baştan sıralamayı da yapalım yoksa ben eminim, konudan konuya atlayıp her şeyi birbirine karıştıracağım. 1- Dünya kurulumu 2- Karakterler 3- Olay örgüsü 4- Mantık hataları, saçmalıklar 5- Kitapta kadınların yeri 6- Yazarın anlatımı, yazım yanlışları ve göremediğimiz editörlük 7- Nevernight: Kuzgunun Gölgesi ile karşılaştırma (EDIT: İncelemeyi bitirmiş Irmak olarak geldim. AŞIRI uzun oldu, şu anda da bunu tekrardan okuyup düzenleyecek sabra sahip değilim. Herhangi bir yerde herhangi bir hata varsa kusura bakmayın ^_____^.) DÜNYA KURULUMU: Kitabın kendine ait bir dünyası var ama yazar bunu önce bir iskelet oluşturup, üzerine düşünüp, yavaş yavaş planlayıp oluşturmaktansa aşure yapar gibi canı ne istediyse atmış içine. Aşurenin içinde nar da fındık da fasulye de bulunur ya; insan arada bir durur, “Bu aşure ne garip yiyecek, nar ve fasulyenin birbiriyle ne alakası var ya?” diye düşünür. Bu dünya hakkında edindiğiniz her bilgide de aynı şeyi düşünüyorsunuz. Ama arada bir fark var: Aşurede bir şekilde uyum yakalanmış, bu dünyada ise öyle bir uyumsuzluk var ki akıllara zarar. Ethernia diye bir krallıkta geçiyor olaylar, bir harita da konulmuş ama tamamen gereksiz. Bir kere bile dönüp bakmama gerek kalmadı. Öyle karışık, çok büyük bir krallık da değil ki. Düzgünce de anlatılmıyor. Ama asıl sorunlar suikastçı akademilerinden bahsedilmesiyle başlıyor. Darkstalkers ve Raven diye iki akademi var, bunlar krallığa çalışıyor. Görevlendiriliyor, hainleri bulup öldürüyorlar. Bu
Raven SuikastçısıSelin Solaris · Martı Yayınları · 2025604 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Cenup'ta Yüzyıllık Yalnızlık
Puan vermedi·208 syf.··
2025 2. kitabı
Ellerim ceplerimde, ağzımdan çıkan buharı havaya üfleyerek yürürken, neyi düşünmeli bu günlerde diye düşünüyorum. Aslında bir düşün içindeymişim, düşmüşüm… Düşünmeden, boş boş dolaşsam sokaklarda deyip, ıslak yolların adımlarımın arkasında kalışına verdim kendimi. Gerçek ve düş gibi… Ya da ikisinin bir arada yaşandığı hayatlar sıralandı önüme. Yaşadığımız travmalar, kimlik arayışları, bugün ve yarın kavgası… Nereden çıktı bütün bu kavramlar diye durup tekrar düşündüm. Oysa sadece yürümekti niyetim. Güney Amerikalı yazar Carlos Fonseca, bütün bu büyünün beynimi esir almasına sebep olan fail. Güney Amerikalı yazar deyince aklıma Gabriel García Márquez gelir. Onun eseri Yüzyıllık Yalnızlık dizi olarak yapılıp, yayınlanmış. Haliyle geçtiğimiz aylarda okuduğum Carlos Fonseca’nın Cenup isimli romanını tekrar hatırladım. Cenup, modern Latin Amerika edebiyatının derinliklerini ve köklü meselelerini ince bir sanatla ele alan, okuyanı bol bol düşünmeye sevk eden bir eser. Roman, bireysel ve toplumsal kimliklerin sınırlarını, hafızanın karmaşıklığını ve coğrafyanın insan ruhu üzerindeki etkilerini sorgulayan bir anlatı sunuyor. Cenup, temelde iki ana eksende ilerleyen bir roman. Bir yandan bireysel kimlik arayışını merkeze alırken, diğer yandan Latin Amerika tarihinin sancılı geçmişine, sömürgecilik, göç ve kültürel asimilasyon gibi çok katmanlı meselelere odaklanmış. Fonseca, bu temaların her birini farklı karakterlerin yaşam öykülerine yedirerek anlatısını zenginleştirmiş. Romanın temel soruları; "Kendi kimliğimizi nasıl tanımlarız?" ve "Tarihsel bağlam, bireyin kendi hikâyesini yaratmasını nasıl etkiler?" çerçevesinde şekilleniyor. Romanda hafıza, hem bireysel hem de kolektif düzeyde ele alınıyor. Ana karakterlerin zihinsel yolculukları, coğrafi mekânlarla
CenupCarlos Fonseca · Metis Yayınları · 202270 okunma