ceren güneş

ceren güneş
@cerenerpek
rus edebiyatı okumayı, senfonik metal ve tool dinlemeyi çok severim instagram: bulgurlucaddesi, cerenerpek
marmara üniversitesi
istanbul
13 Temmuz
122 okur puanı
Nisan 2020 tarihinde katıldı
kımıldadı, buz kımıldadı saygıdeğer jüri üyeleri!
10/10
·523 syf.··
Beğendi
·
2022 18. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 23 Nisan 2022 00:00
mükemmel bir kurgu, mükemmel karakterler ve mükemmel bir çeviri... buram buram rus kültürü kokan bir kitap. her yerinden çikolata fışkıran bir tatlı gibi. öncelikle bu yazıya kitabı çeviren mustafa kemal yılmaz'a teşekkür ederek başlamak istiyorum, sırf dilimizi değil bilgilerini de çok güzel kullanmış, bazı yerleri dipnotla açıklamakla kalmayıp birçok bilgi vermiş döneme dair. ilya ilf ve yevgeni petrov, bu ikiliyi anton çehov ve gogol karışımı olarak nitelendirebilirim, hem dönem sorunlarını ele alıyorlar hem de bunu mizahi bir dille yapıyorlar. tabii burada "dönem sorunları"ndan kastım sefalet falan değil, bir alışma süreci. eski ve yeni arasında kalınan, yeniliklere alışılmaya çalışılan bir dönem, 1920'ler ve işte sonuç: on iki sandalye. kitap gayet akıcıydı, bazı yerlerde kurgu dışına fazla çıkılsa da bölümler uzun olmadığı için sorun etmedim ben. kendini okutturan bir kitap. işin içinde biraz da dedektiflik var: pırlantaların saklandığı sandalye hangisi? on iki ihtimal var. yeşilçam filmindeki üç kâğıtçı tiplerin aynısı olan ama bunun yanında çok derin bir karakter olan Ostap Bender -yeni düzenin kitaptaki temsilcisi- ile ona göre biraz daha saf olan ve dümdüz yaşayan İppolit Matveyeviç Vorobyaninov bu on iki sandalyenin peşinde koşuyor. tabii bu sandalyeler aynı yerde değil ve yolculukta birçok insanla karşılaşıyorlar, hepsi farklı türden insanlar, ayrı ayrı özgün karakterler. sandalyeleri ararken oradan oraya sürükleniyorlar, ben kitabın en çok bu yönünü sevdim. moskova'dan volga kıyılarına, kafkasya'ya, pyatigorsk'a, oradan kırım'a gitmek çok güzeldi. özellikle pyatigorsk bölümünde Lermontov'dan ve onun yarattığı Peçorin'den bahsedilmesi çok çok hoşuma gitti. tabii sırf Lermontov değil; yer yer dostoyevski'den, gogol'den, tolstoy'dan, nekrasov'dan,
On İki SandalyeYevgeni Petrov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022291 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
8/10
·51 syf.··
2022 15. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2022 00:00
"bir şey okuyayım kısa olsun, çok yormasın ama güzel olsun" diyorsanız bu öyküyü öneririm, çehov'un okuduğum en iyi öykülerinden biri. olur ya, bazı dönemlerde insan böyle kitaplara ihtiyaç duyuyor. eğer aynı yayından çıkan "köpeğiyle dolaşan kadın-37 seçme öykü" kitabını okuduysanız bu öykü onun içinde yer alan bir öyküydü. yalnız onu çeviren ergin altay, bunu çeviren mustafa kemal yılmaz. bence mustafa kemal yılmaz da iyi bir çevirmen ama sanırım ergin altay'ın çevirisi daha dokunaklıydı. ama çehov'un etkileyici ve bir o kadar da gerçekçi dilini bu çeviri farkı da kıramamış olacak ki daha ilk cümlelerden tanıdık gelmeye başladı bana. ve ben yine aynı düzeyde etkilendim bu kısa öyküden. anton çehov, doktorluk yaptığı hastanelerde edindiği izlenimlerle harmanlayarak anlatmış sınıf ayrımını, acı bir şekilde. yer yer sinirleneceksiniz o insanlara, dönem insanının ne kadar da acımasız olabildiğini göreceksiniz ama şimdi de pek bir şey değişmediğini anlayacaksınız. maksim gorki'nin ve tolstoy'un etkilenmesi boşuna değil. konu para olunca neler yapmaz ki insan? gözünü hırs bürümüş bir insanı ne durdurabilir?
ÇukurdaAnton Çehov · İş Bankası Kültür Yayınları · 20221,985 okunma
8/10
·222 syf.··
2022 10. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 21 Şubat 2022 00:00
kitabın adı yeterli aslında: "biz", "ben" değil, tüm insanlar aynı şeyi yapıyor. tüm etkinliklerin zamanı çizelgeyle ya da kuponlarla belli, serbest zaman çok az, cinsel ilişkiler dahil her şey tek devletin kontrolü altında, her şey şeffaf, her şey herkesin gözleri önünde. hayal gücü yok, rüya yok. tek devlet, bu düzeni övme zorunluluğu, her sabah okunan tek devlet marşı, doğa ve hayvan düşmanlığı, özgürlük karşıtlığı, özgürlüğün mutsuzluk getirdiği inancı... tanıdık geldi mi? biz; "distopyanın babası" olarak adlandırılan yevgeni zamyatin'in romanı, ilk ütopya karşıtı roman örneği, döneme ve devrim anlayışına göndermeler yapan bir kitap. tabii ki sovyetlerde hoş karşılanmamış ve avrupada basıldığı 1920'lerden ancak 60 yıl sonra orada yayımlanabilmiş. dönemden ziyade taylorizm'i yani üretimde verim almak için işçileri makine gibi çalıştırmayı, onları denetlemeyi eleştirmesine rağmen. kitapta her şey matematikten ibaret ayrıca, lisedeki matematik hocam geldi aklıma. insanların isimleri bile yok, herkesin numarası var; parabollere benzetilen insanlar, akla takılıp duran kök eksi bir, dik üçgene benzetilen gülüşler; küpler, üçgenler, uzay gemisi İntegral... cesur yeni dünya'ya ve 1984'e ilham kaynağı olmuş bu kitap, dediğim gibi 1984'ü okumadım bilmiyorum ama cesur yeni dünya ile biz'i çok benzettim. biz'in dili daha basit ve anlaması daha kolaydı, ya da çevirmen barış zeren etkisi, mükemmel bir çeviriydi. "kendi bilincine varmak hastalıktır", "ben bir köleydim ve olması gereken buydu", "insanı suçtan arındırmanın tek yolu özgürlüğünden arındırmaktır"... 222 sayfa, üstte bahsettiğim iki kitabı okuyup sevdiyseniz bu kitabı öneririm.
BizYevgeni İvanoviç Zamyatin · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202211,9bin okunma
-bir ada hikayesi dörtlemesi-
7/10
·267 syf.··
2022 8. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 16 Şubat 2022 00:00
bir ada hikayesi, ütopya; umudun, sevginin ve denizin romanı. çiçekler, menekşeler, arılar, ağaçlar, çakıllar, zeytin ağaçları, balıklar, balık kokusu, sütliman deniz... ince memed'in aksine, tam olarak isyan değil savaş var, savaş sonrası. tarih romanı değil ama tarih derslerinde hep bahsedilen meşhur mübadele sorununun tam ortasına dalıyoruz: aslında hayali bir yer olan ama Avşa ya da Marmara Adası olduğu düşünülen Karınca Adasından -kitapta geçen şekliyle bunu isteyip istemedikleri bile sorulmadan- sürgün edilen rumlar, adaya ilk gelen Poyraz Musa, onun bu adayı bir "hapishane"den cennet gibi bir yaşam alanına çevirme macerası, bu sürgüne direnen tek kişi Vasili; ardından yanlarına gelen Lena Ana, Melek Hatun, Musa Kazım ve kızları, Kadri Kaptan, Nişancı... aynı zamanda Yaşar Kemal'in hayalindeki toplum: Poyraz bir "ağa" konumunda herkese kucak açıyor, insanları tek tek topluyor, herkesi o besliyor, tüm işler ona bağlı, her şeyden o sorumlu. üstelik her yerden her kültürden insan var burada: türk, kürt, ermeni, yunan, rum, laz; hepsi gerçekten birlik içinde yaşıyor. savaşlara, sarıkamış'a, enver paşaya, atatürk'e, çanakkaleye dair çok şey anlatılıyor aslında dönem insanının görüşlerini öğreniyoruz, her şey anlatıldığı kadar basit ve tek taraflı değilmiş meğer. ada romanı dedim ama sırf adada geçmiyor kitap, bazen sayfalarca Yemen'e bile sürüklenebiliyoruz. canım Hürü Ana'nın yerini burada Lena Ana alıyor, çoğu şey aynı. psikolojik açıdan çok şey okuyoruz bu seride: özellikle Vasili'nin ve Poyraz'ın savaş psikolojisi, birini öldürmek-öldürmemek arasında farklı zamanlarda benzer şekillerde gidip gelişleri beni çok etkiledi; sırf birini öldürmemek için sürekli bir bahane bulmaları aslında Yaşar Kemal'in savaş karşıtlığının en büyük örneği, kendisi bu düşüncesini birçok
Çıplak Deniz Çıplak AdaYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 20253,162 okunma
10/10
·272 syf.··
Beğendi
·
2022 1. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 08 Ocak 2022 00:00
"her şeyle uğraşmak, herkese her şeyi öğretmek kolay değildir beyler..." oğuzcuğum atay'dan bir kitap daha bitirmiş olmak her ne kadar üzse de kitabın kusursuzluğuyla bunu telafi ediyorum. okuduğum ilk biyografik romandı ve bu romanda "mustafa inan şunu yaptı, bunu yaptı" yazdığını düşünmek gibi büyük bir hata yapmıştım okuyana kadar. ilk sayfalardan itibaren şaşırdım. aslında şaşılacak bir şey yoktu, klasik oğuz atay: arada kimin kurduğu belli olmayan cümleler, iç sesler, iç seste hitap olarak "oğlum mustafa", başkaraktere gösterilen "imtiyaz", kurgunun dışında olmasına rağmen uzun uzun anlatılan konular... orta yaşlı bir profesör, kitapta "delikanlı" olarak geçen öğrenciye; kendi hatırladıkları, eski mektuplar ve öbür arkadaşlarının talep üzerine anlattıkları üzerinden mustafa inan'ın hayatını anlatıyor. aslında bu yönüyle tutunamayanlar hissi veriyor kitap, tıpkı Selim Işık'ın intiharını sorgulayan turgut özben gibi. mustafa inan; tıpkı oğuz atay gibi erkenden aramızdan ayrılmış, bünyesi doğuştan zayıf, sırf türkiye'de değil dünyanın her yerinde iz bırakmış, kendi kimliğini hayatı boyunca korumuş, her konuya merakla yaklaşmış, aslında "bu çocuk adam olmaz" sözüne tepki olarak doğmuş, ithaller için değil bizim olanlar için çabalayan, sırf okulda değil hayatının her alanında ve her konuda kendini öğrenmeye ve öğretmeye adamış, farkında olmadan kendi ekolünü kurmuş ama buna rağmen zorluklar içinde yaşamış, asla ölmeyecek, bilim için en çok da kendi hayatından vermiş birisi. unvanlarını saymıyorum bile. oğuz atay'ın öbür eserlerine göre biraz daha gerçekçiydi bu romanı. bir adamın hayatını anlatırken bir yandan da eleştiri yapabilmek çok büyük bir yetenek ve bunu da oğuz atay yapabilirdi. beni en çok şaşırtan şey buydu. özellikle cinsiyet eşitsizliği konusuna daha önce
Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnanOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202020,5bin okunma