ölesiye çalıştın ya da hiç çalışmadın
hiçbir sevinç-sevinç ne-hiçbir şey yok
şu gecenin ucunda
ve öteki boşluklar ürpertiyor insanı
tek başına olmanın dengesine vurunca
evet şimdi ne var bakalım avucunda:
dövüş mü, yenilgi mi, bir bulut parçası mı
aşkın fotoğrafı mı, bir asker matarası mı
terhis tezkeresi mi, karakol sırası mı
becerikli bir anahtar mı, polis tabancası mı?
-Sen hiç sevdin mi ?
~Sevmesem insan olmam. Her zaman severim, hem de ne kadar çok...
-Bu iptidai bir şey...kimse kimsenin olamaz. Eşya bile bizim değil. Yani senin dediğin mülkiyet insan için de, eşya için de olmamalı. Sevdiğimiz her şey esasen bizimdir. Kalbimizin içindedir. Ona o kadar sahibiz ki, dünyanın orduları kalbimizden onu koparıp alamaz...
-Kadınlar...kadınlar isabet ki devlet işine girmiyorlar. Çünkü hiçbiri bu hikmeti anlayamaz. Akıl eksikliğinden değil ha ! O kadar perde arkasından icra-yı hükümet eden kadın geldi geçti. Hepsinde bizim Tevfîk gibi hissine mağlup olan bir şey var. Mesela Tevfîk adi bir soytarı olsa çoktan itiraf ederdi. Kuvvetli bir erkek olsa bir kadın gibi ağlamazdı. İkisi de değil. Gözpatlatan'ın yumruklarına dayanıyor, ağlıyor, kendinden geçiyor, gene sevdiği bir adamın sırrını ele vermiyor. Kadınlar da böyle. Mesela bizim hanımı alın...sadrazam oldu farz edin...emin olun bugünkü sadrazamdan daha dirayetle idare eder. Fakat bir de vesilesiyle analık hissi karşı karşıya gelsin, değil idare ettiği devleti, kainatın bütün devletlerini eliyle yıkar.
Her şey an, an nur içinde, sonra daima karanlık... işte geldi, işte gidiyor... insan ömrü, kainatın hayatı nur içinde bir an görünüp sönen hayal... bir gölge oyunu.