Sara, "Ne olur söyleyin Doktor, durumu çok tehlikeli mi? Hiç mi ümit kalmadı?" diye soruyor sık sık. Soruyu işitiyorum da, yanıtı duyamıyorum nedense. Ne gam! Duymasam da biliyorum ben yanıtı. Umut yok. Onların anladığı mânâda, yok umut. Oysa benim yüreğim kıpır kıpır, umut dolu. Heyecan verici, mutlu bir yolculuğun başındaymışım gibi... Sanki burada kıpırdamadan, konuşmadan, yemeden, içmeden yatadururken, biri, valizime en sevdiğim giysilerimi, ayakkabılarımı, yüzüklerimi, hatta o dünyanın parasına aldığım has ipek bordo şalımı, ayrıca çamurlarımı, yontularımı ve fırınımı yerleştiriyor. Amma da attım, fırın valize sığar mı hiç? Ama sığıyor işte... Bu yolculuk sırasında tek bir
eksiğimin bile kalmaması için, o sihirli el, her şeyimi derdest edip valize sığdırıveriyor. Zamanı geldiğinde, pencereden beni gözleyen kocaman kuşla değil, halamla da değil, bu yatağa düşmeden birkaç gün önce ellerimde şekillendirdiğim son sığırcık kuşumla birlikte, ufka doğru, gönül kanatlarımı çırparak uçacağım. Turkuaz sonsuzluğa...