Ercan

Ercan
@cestlaaviee
içimin mevsimlerine de uymaz hiç şu tabiat
11 kütüphaneci puanı
394 okur puanı
Aralık 2017 tarihinde katıldı
Puan vermedi·64 syf.·
2026 8. kitabı
Modern toplumun sorgulanmadan kabul edilen en temel değerlerinden biri olan-çalışma ahlakını radikal biçimde eleştiriyor. Çalışmayı yalnızca ekonomik bir zorunluluk olarak değil, ideolojik bir dayatma olarak ele alıyor yazar ve ona göre kapitalist sistem, bireyleri üretmeye zorlamakla kalmıyor, çalışmayı ahlaki bir üstünlük, boş zamanı ise suç gibi göstererek insanın zihnini de şekillendiriyor-tıpkı kendi yeteneğine göre ve ne istediğini bilen bir bireyin günümüz toplumlarında izole edilmesi gibi Bu noktada eser, tembelliği savunmaktan ziyade, insanın kendi zamanı üzerindeki kontrolünü geri kazanması gerektiğini ileri sürmektedir. Yani mesele-çalışmamak değil, çalışmanın hayatın merkezine yerleştirilmesine karşı çıkıyor-ki sonuna kadar haklı bu eleştiride Kitabın en çarpıcı yönü, çalışmanın kutsallaştırılmasının birey üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkilerini ortaya koymasıdır. Lafargue, insanların artık sadece geçimlerini sağlamak için değil, çalışmayı bir amaç haline getirdikleri için yorulduklarını savunuyor. Bu düşünce, günümüz dünyasında-sürekli meşgul olma halinin bir erdem gibi görülmesiyle doğrudan örtüşmekte. Özellikle bireyin boş kaldığında suçluluk hissetmesi, çalışmanın nasıl içselleştirilmiş bir norm haline geldiğini gösterir-maalesef- Bu açıdan bakıldığında eser, yalnızca ekonomik sistemi değil, aynı zamanda bireyin zihinsel kabullerini de hedef alır. Lafargue’ın önerdiği çözüm –daha az çalışma ve daha fazla boş zaman– teorik olarak güçlü olsa da pratikte tartışmalı duruyor. İnsan doğasının üretkenlik ve amaç arayışıyla olan ilişkisi göz önüne alındığında, tamamen azaltılmış bir çalışma düzeninin sürdürülebilirliği sorgulanabilir. Ancak eserin asıl değeri, kesin cevaplar sunmasından ziyade doğru soruları sordurmasında yatıyor: Ne için çalışıyoruz?
Tembellik HakkıPaul Lafargue · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202513,3bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·152 syf.·
2025 60. kitabı
André Gide’in Ahlaksız’ı, yalnızca bir karakter çözümlemesi değil; insanın kendine, toplumun koyduğu sınırların ötesinden bakmaya cesaret ettiği o sarsıcı ânın romanıdır. Michel, kendi doğrularını kurmaya çalışan bir birey olarak karşımıza çıkar; ama bu arayış, her özgürleşme çabasının içindeki gizli yıkımı da beraberinde taşır. Romanın başında idealist, görev bilinciyle yoğrulmuş bir bilgin olan Michel, hastalığın eşiğinde yaşadığı ölümle yüzleşme deneyimiyle sarsılır. Artık hayat onun için itaat edilecek bir ahlak sistemi değil, tadına varılacak bir beden ve duygu alanıdır. Gide bu noktadan sonra, ahlaksızlık kavramını çürümenin değil, sahiciliğin anahtarı olarak sunuyor. Michel’in karısı Marceline karşısındaki duygusal donukluğu, yaşamla kurduğu yeni bağın ne kadar tekil ve bencil olduğunu da gösterir. Bu noktada Gide, kahramanını yargılamaz; sadece insanın içindeki-doğal ben toplumun kalıplarıyla nasıl çatıştığını gözler önüne serer. Ahlaksız, bir itiraf metni gibi okunabilir. Hem bireyin kendi arzularına karşı dürüst olma çabası, hem de bu dürüstlüğün getirdiği yalnızlık. Gide’in yalın ama derin dili, Michel’in iç dünyasındaki çelişkileri bir laboratuvar titizliğiyle işliyor gibi, her cümlede bir sorgulama, her durakta bir uyanış gizli. kitabın sonlarında, Michel’in ahlaksızlığını bir düşüş olarak değil, insanın kendini tanıma serüveninin kaçınılmaz durağı olarak görmek kaçınılmaz oluyor. Ahlaksız, ahlakın değil, yaşamın romanı bir noktada, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremediğimiz o gri bölgede, insanın kendi varlığıyla yüzleştiği o çıplak anda yazılmış bir itiraf gibidir.
AhlaksızAndré Gide · Dorlion Yayınları · 20221,049 okunma
Puan vermedi·160 syf.·
2025 59. kitabı
Bireysel hikâyelerin ötesine geçen, insan ruhunun evrensel kırılganlığını anlatan bir kitaptı benim için. Yazar, kimi zaman kendi yaşamından, kimi zaman başka yazarların, düşünürlerin deneyimlerinden beslenerek insanın iç dünyasına çok katmanlı bir pencere açıyor. Bu yönüyle kitap, bir anlatıdan çok bir “içsel keşif günlüğü” gibi okunuyor. Duygusal zekânın ne kadar güçlü bir sezgi alanı olduğunu, hayatın aslında yaşanarak öğrenildiğini sade ama derin bir dille aktarıyor. İnsan bazen hissizleşiyor, bazen kalabalıklar içinde yalnız kalıyor; çünkü duygularla baş etmek her zaman mümkün değil. Kadın karakterlerdeki gerçekçilik ve duygusal cesaret, kitabın duygusal dengesini belirleyen en etkileyici unsurlardan biri. İçimizde Bir Yer, insan olmanın karmaşasını anlamaya çalışan herkese dokunan, içe dönük bir yüzleşme metni.
İçimizde Bir YerAhmet Altan · Alkım Yayınevi · 20044,267 okunma
Puan vermedi·228 syf.·
2025 58. kitabı
Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar’ı, okuduğum en zeki, en hüzünlü gülümsemelerden biriydi-çocukluğundan esinlendiği, yapamadığı, dile getiremediği ve şahit olduğu olayları muazzam bir olay örgüsüyle işlemiş-tabii bu benim kişisel görüşüm! Beş yaşındaki Alper Kamu’nun gözlerinden bakınca, dünya bir anda küçülüyor ama aynı zamanda dayanılmaz biçimde ağırlaşıyor. Çocuk bedeninde içinde yetişkinlerin bütün günahlarını, kırgınlıklarını ve yorgunluğunu taşıyor. Roman, bir cinayet hikâyesinin arkasına gizlenmiş derin bir ruh çözümlemesi aslında. Mizahıyla güldürürken, birden insanın içini oyar. Alper’in her cümlesi, ironinin bıçağından geçmiş bir hakikat gibi keskin. Yetişkinliğin saçmalığını, çocukluğun kaybolmuş masumiyetini ve yaşamın absürtlüğünü bir araya getiriyor Canıgüz. Kitap bittiğinde, sanki içinizde bir çocuk susturulmuş gibi hissediyorsunuz. Son bölümde zaten tam bir çocuk merhametine yakışır cinstendi. -çok şey görmüş, çok erken yorulmuş bir çocuk. Hangimiz biraz öyle değiliz ki zaten? Romanı okumak, zekâya, mizaha ve acıya aynı anda dokunmak gibiydi.
Oğullar ve Rencide RuhlarAlper Canıgüz · Alfa Yayınları · 202013,2bin okunma
Puan vermedi·142 syf.·
2025 51. kitabı
Aytunç Altındal’ın “Üç İsa” okurken insan ister istemez din tarihine, inançların kökenine ve bize aktarılan büyük anlatıların ardındaki “gizli katmanlara” yöneliyor. Altındal, bu kitapta adeta kutsal bir anlatıyı tersyüz ediyor. Hristiyanlığın merkezindeki İsa figürünü parçalayarak üç ayrı İsa’dan söz ediyor: biri tarihsel, biri teolojik, biri ise politik anlamdaki İsa. Bu yaklaşım, alışılmış kalıpları zorlayan, hatta yer yer provoke eden bir düşünce akışı yaratıyor. Bizim dünyamızda din, genellikle sorgusuz kabul edilen bir otorite alanıdır. Altındal ise bu otoritenin perdesini aralamaya çalışıyor. İsa’yı bir inanç figürü olmaktan çıkarıp, bir tarihsel kişilik, bir siyasi lider ve bir sembol olarak yeniden okuyor. Bu bana göre çok cesur ama aynı zamanda riskli bir tavır. Çünkü dini geleneklerde en küçük bir sorgulama bile tepki toplar. Altındal tam da bu tepkinin üzerine gidiyor, “inanılan ile yaşanan” arasındaki uçurumu göstermeye çalışıyor. Dikkatimi çeken taraf ise, Altındal’ın iddiaları sadece dini değil, siyaseti de hedef alıyor. Çünkü İsa’nın farklı dönemlerde farklı şekillerde yeniden inşa edildiğini söylüyor. Yani kutsal metinlerde anlatılan İsa ile tarihsel kaynaklardaki İsa arasında büyük farklar var. Ve bu farkların çoğu, siyasi güçlerin işine geldiği için bilerek üretilmiş. İşte bu noktada kitap, sadece teolojik bir tartışma olmaktan çıkıp, iktidarın din aracılığıyla toplumu nasıl yönettiğine dair sert bir eleştiriye dönüşüyor. Biz hangi İsa’ya inanıyoruz? İnançlarımız ne kadar gerçekten kaynağını buluyor, ne kadar tarihsel manipülasyonlardan besleniyor? Altındal’ın ortaya koyduğu üçlü ayrım, sadece Hristiyanlık için değil, bütün dinler için geçerli bir soruya kapı aralıyor: Acaba bizim inançlarımızın arkasında kaç tane “gizli katman” var? Ama işte tam
Üç İsaAytunç Altındal · Alfa Yayıncılık · 2016199 okunma