André Gide’in Ahlaksız’ı, yalnızca bir karakter çözümlemesi değil; insanın kendine, toplumun koyduğu sınırların ötesinden bakmaya cesaret ettiği o sarsıcı ânın romanıdır. Michel, kendi doğrularını kurmaya çalışan bir birey olarak karşımıza çıkar; ama bu arayış, her özgürleşme çabasının içindeki gizli yıkımı da beraberinde taşır.
Romanın başında idealist, görev bilinciyle yoğrulmuş bir bilgin olan Michel, hastalığın eşiğinde yaşadığı ölümle yüzleşme deneyimiyle sarsılır. Artık hayat onun için itaat edilecek bir ahlak sistemi değil, tadına varılacak bir beden ve duygu alanıdır. Gide bu noktadan sonra, ahlaksızlık kavramını çürümenin değil, sahiciliğin anahtarı olarak sunuyor.
Michel’in karısı Marceline karşısındaki duygusal donukluğu, yaşamla kurduğu yeni bağın ne kadar tekil ve bencil olduğunu da gösterir. Bu noktada Gide, kahramanını yargılamaz; sadece insanın içindeki-doğal ben toplumun kalıplarıyla nasıl çatıştığını gözler önüne serer. Ahlaksız, bir itiraf metni gibi okunabilir. Hem bireyin kendi arzularına karşı dürüst olma çabası, hem de bu dürüstlüğün getirdiği yalnızlık. Gide’in yalın ama derin dili, Michel’in iç dünyasındaki çelişkileri bir laboratuvar titizliğiyle işliyor gibi, her cümlede bir sorgulama, her durakta bir uyanış gizli.
kitabın sonlarında, Michel’in ahlaksızlığını bir düşüş olarak değil, insanın kendini tanıma serüveninin kaçınılmaz durağı olarak görmek kaçınılmaz oluyor.
Ahlaksız, ahlakın değil, yaşamın romanı bir noktada, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremediğimiz o gri bölgede, insanın kendi varlığıyla yüzleştiği o çıplak anda yazılmış bir itiraf gibidir.