''Verebileceğin en cesurca karar, kalbini ve ruhunu inciten şeyi bırakmandır."
Hangisi daha cesurca?
Bosna’da Mostar köprüsünden suya atlamayana kız vermiyorlarmış. Damat adaylarının cesaretini ölçmek için yapılan bir gelenekmiş. Bizim Türk kızlarını koştukları şartlara rağmen istemek daha büyük bir cesaret örneğidir bence. Altınlar, bilezikler, gelinin erkek kardeşi için istenen saçma istekler, araba şartı, maaş şartı ve daha binlercesi… Şimdi soruyorum size: Bu şartları kabullenerek evliliğe girişmek mi daha çok cesaret istiyor, yoksa bir köprüden dereye atlamak mı? Ben eminim ki çoğu Türk erkeği köprüden atlamayı seçer. Hatta altından su geçmeyen, beton bir zemine kafalama atlamayı bile kabul ederler 😃
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
söz verdim
Düştüğüm yerden daha güçlü kalkmaya, Geçmişin gölgesini arkamda bırakmaya, Yarını ürkek değil, cesurca karşılamaya, Söz verdim kendime. ​Başkalarının çizdiği dar sınırlardan, Ruhumu yoran o sahte tavırlardan, Korkunun ördüğü görünmez duvarlardan, Sıyrılmaya söz verdim. ​Gözyaşımı bir zayıflık saymayıp silmeye, Her kırık dökük günün ardından gülmeye, Kendimi her halimle sarıp sevmeye, Söz verdim kendime. ​Yol uzun, yokuş dik olsa da ne çıkar? İçimde sönmeyen bir kor ateş var. Yıkılsa da her gün kurduğum dünyalar, Yeniden başlamaya söz verdim.
Şiir
DOSTUM SAYE (BÖLÜM 4 SON)
İzmir’e, o beklediğim taze başlangıca vardığımda güneş batıyordu. Kordon’un turuncu ışıkları denizin üzerinde dans ederken, Ziba’nın bahsettiği kafeyi buldum. Kalbimdeki heyecan, yerini yavaş yavaş garip bir huzursuzluğa bırakıyordu. Kafenin bahçesinde, denize karşı tek başına oturuyordu. Beni fark ettiğinde yüzünde beliren ifade beklediğim o sıcak karşılama değildi. Yüzünde, bir şeylerin ters gittiğini haykıran, hüzünlü bir tebessüm vardı. Yanına vardım, sandalyeyi çekip oturdum. "Ziba?" dedim, sesimdeki umut titrek bir yaprak gibiydi. Ziba, gözlerini benden kaçırıp denizin derinliklerine dikti. "Gelmen ne kadar cesurca," dedi. Sesi, sanki aramızda aşılması imkansız bir duvar varmış gibi mesafeliydi. "Ama bazen, yeni bir melodiye yer açmak için önce o alanı tamamen boşaltmak gerekir. Sen zihnindeki şarkıları kapattığını söyledin; ama ben artık yeni melodileri değil, sadece sessizliği dinlemek istiyorum." Çantamdan çıkardığım o temiz sayfa, sanki bir anda görünmez bir mürekkeple karardı. "Anlamıyorum," dedim, sesim çatallanarak. Ziba yavaşça ayağa kalktı. "Senin aradığın şey bir başlangıç," dedi gözleri dolarak. "Benim ise aradığım, bir son. Senin hayatındaki o büyük ağırlıktan kurtulup yeni bir ışığa yürüme isteğin, benim ruhumdaki o derin yorgunlukla asla örtüşmüyor. Sen yaşama tutunmaya çalışıyorsun, ben ise sadece akışa bırakmaya... Biz aynı yöne değil, birbirimize zıt kutuplara bakıyoruz." Arkasını dönüp Kordon’un kalabalığına karışmadan önce son kez duraksadı. "O melodiyi hiç başlatmamalıydın," dedi. "Çünkü bazı insanlar güneşli günleri sevmez, onlar sadece akşam karanlığının getirdiği o soğuk huzuru arar. Sen o güneşin ta kendisisin, bense çoktan gölgede kalmış biriyim." Gözden kaybolduğunda, martı sesleri artık bir şarkı gibi değil, bir çığlık gibi geliyordu.
İnsanlar konuşurken seslerini kısanlar, sustuğu zaman sessiz diye yargılıyorlar. Yine de insan konuşabilmeli; açık yüreklilikle, cesurca, kırmadan, kapıları çarpmadan. Hiçbir insan içindeki sözcükler yığını sebebiyle gözlerindeki sönen ışığı görmemeli aynalarda. Sonra birer yaşayan ölüye dönüyorlar. Caddeler, parklar hatta sosyal medya böyleleriyle dolup taşıyor. Onları gözlerinden tanırsın azizim, ışığı sönen gözü bakmasını bilen nerede olsa tanır. Mavera
Vaktiyle cesurca atamadığım adımların yükünü, bugün yüreğimde hissediyorum.