Çetin Öcalan

Çetin Öcalan
@cetinocalan
Esir
(Ocak ayı öykü etkinliği) Büyük Patlamanın üzerinden 13 milyar yıl geçmiş. Halbuki daha dün gibi. Ne kadar hızlı geçiyor zaman. Sanki o andan beri eskimekteyim. Fizik, büyük patlamayla başladığını söylüyor zaman kavramının. Doğarken maruz kaldığı bu yoğun şiddet yüzünden mi bu kadar gaddar bize karşı. Tik tak tik tak tik tak... Allahın cezası saat. İki tetikçisiyle canıma kastediyor her gün. “Yeni” derken bile ‘e’ harfine geldiğinde ‘y’ eskimiş oluyor. Hal böyleyken anı yaşamak yalan gibi geliyor sadece anıları yaşıyorsun. Gece gündüz yürüdüğüm iki kapılı hanın çıkış kapısına çok yaklaştım. Ama ayaklarım geri geri gidiyor, başımı çevirip hep arkaya bakıyorum. Şairin “Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/Yaşamak istiyorum hayatı yeni baştan.” Dediği gibi inadına yaşayasım geliyor. Mustafa Keser bu şiiri okurken buraya geldiğinde eliyle nah işareti yapardı. Gençken gülerdim bu şakaya, şimdi Mustafa Keser’e sarılıp ağlayasım geliyor. Afitap varken daha kolaydı her şey. Zeki Müren’den bir plak koydum: “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” Rahmetli karşımdaki koltuğa geçer ihtiyarlığın narin bedenini yorduğu zamanlarda bile en şuh tavrını takınır eşlik ederdi Zeki Bey’e. “Ey ufuklar diyorum” Zzzttt. “yolculuk var yarına” Zzzzttt! Kim bu sanat güneşine gölge düşüren münasebetsiz! Üst kattaki aptal kız. “Hasan Berk Amcacım” diyor “nasılsınız” diyor, “bir ihtiyacınız var mı?”, diyor. “Aaa niye ağlıyorsunuz?” Zevzekliğin lüzumu yok kızım ne ağlaması, burun kıllarımı yoluyordum acıdan gözüm yaşardı. Suratına cıpcıvık bir merhamet kondurup mıymıylamaya başlıyor: “Dünyalık şeyleri dert etmeyin, geçen arabamı sürttüm bir yere önce çok üzüldüm ama sonra değmez dünya malı için, dedim kendi kendime. Siz de canınızı sıkmayın hiçbir şeye. Tamam mı Hasan amcacım?” Arabasını
Öykü
Reklam
NEREDEN BİLECEKSİNİZ!
(Şubat Ayı Öykü Etkinliği) Taş çatlasın otuz beş yaşındayımdır. Camekandan öyle gözüküyor. Erken yıpranmış bir genç veya kendine iyi bakmış bir orta yaşlı olma ihtimalim de var. Yakışıklı değilim. İnsanın kendisine çirkin demesi öyle kolay değil de işte karanlığım biraz çirkinim. Bir şiirdendi sanki bu. Şiir falan hatırlıyorum. Etkileyici! Neyse ayakkabıcının vitrininden anlayabildiklerim bu kadar. Dükkânın önünü kapatıyorum diye ters ters bana bakan ayakkabıcı kadar bilgim var kendimle ilgili. Yürümeye devam edeyim de dayak bari yemeyeyim. Kıyafetlerim temiz ama şık değilim. Ya zevksizim ya fakir. Sahi ceplerime bakmadım hiç. 20 lira kâğıt para 3 lira da bozuk var. Fakirmişim. Kimlik, kart hiçbir şey yok yanımda. Sandığımdan da fakir olabilirim. Kaldırımda yatarken buldum kendimi. Başımda üç beş kişi. “Korona falandır belki yaklaşmayın” dedi biri, “Bak zaten uyandı, numara yapıyor bunlar!” Doğruldum biraz dağıldı insanlar. Son kalan “iyi misin kardeş” diye sordu, “iyiyim” dedim. O da gitti. İyi olmadığımı anladım o an. Ana rahminden yeni çıkmış gibi yabancıydım dünyaya. Daha doğrusu dünya tanıdık ama içindekiler yabancıydı, kendim dahil. Burası neresi, buraya nereden geldim hatta bu yaşıma kadar nasıl geldim hiçbir fikrim yok. Belli belirsiz bilgiler geliyor zihnime ama işime yarar bir bilgi yok. Sanki beynimi bir süzgeçte bekletiyorlardı da sadece aşağı süzülen kadarını kullanabiliyordum. Ne yapar insan böyle bir durumda? Bilmiyorum. Ben ağlamaya başladım. Uzun süre ağladım. Sağ olsun insanlar da yalnız kalarak ağlamak isteyişime saygı gösterdiler. Kimse kaldırıma çöküp dakikalardır hüngür hüngür ağlayan bu adama tek soru dahi sormadı. Sonra ağlamanın da manasızlaştığı bir noktaya ulaştım. Böyle olmayacaktı. Birçok şeyi hatırlıyordum. Bu iyiye
IRKÇILIĞA HAYIR! da Nerede Ne zaman?
Bir deniz düşünün. Bu denizin bir kıyısında doğdu iseniz “necip millet” olarak, karşı yakasında doğdu iseniz “gavur” namıyla anılıyorsunuz. Bir dağ düşünün. Bu dağın güneşi uğurlayan cephesinde “yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı”sınız güneşin doğuşunu karşılayan eteklerinde “… dölü”sünüz,. Bir toprak düşünün. Bu toprağın berisindeki bebekler “bizi aydınlık yarınlara taşıyacak olanlar” ötesindekiler “köpek gibi üreyen korkakların” doğurdukları. Coğrafya bize böyle bir denizden, böyle bir dağdan, böyle bir topraktan bahsetmiyor. Ama hepimiz ortak bir sanrıya inanan masal kahramanları gibi bunların varlığına koşulsuz inanıyoruz. Malumunuz geçen Başakşehir takımının Avrupa kupası maçında hakemin, siyahi olan antrenör yardımcısı Webo’ya “şu negroya(zenci, siyah adam) kart göster” demesi üzerine ortalık karıştı. Takımımız takdir edilen bir duruşla ırkçılığa maruz kalan antrenörüne sahip çıktı, önce hakeme tepki gösterdi, sonrasında da maçtan çekildi. Gönülden bir tebrik. Ve sonrasında bütün ülkece ırkçılığa karşı olduğumuzun bir kez daha altını çizdik. Başakşehir takımının ırkçılığa karşı gösterdiği tepkilere devam etmeden önce birkaç hususa değinmek istiyorum. Irkçılığa hayır! Alkışlar… Irkçılık her hal ve şartta hayır denmesi gereken bir şeydir. İnsanlığın yüz karası bir fikirdir. Allah ırkçılığın belasını versin. Çok güzel tepkiler bunlar. Ama ırkçılık nedir? Neye evet neye hayır diyoruz bilmek önemli. Şu an gündemdeki sınırlı manası ile tanımlarsak; “ırkçılık, siyahilere negro demektir(!). Ve ülkemizde ayrımcılık yapabilecek miktarda siyahi olmadığı için Türkiye’de de ırkçılık yoktur. Dolayısıyla “ırkçılığa hayır” demek de anamızın sütü kadar hakkımızdır. Ama yine de sözlüğe bakmakta fayda var. TDK şöyle tanımlıyor ırkçılığı “ İnsanların
Vatan Millet Washington
(Temmuz Ayı Öykü Etkinliği) “Colombus’un Amerika’yı keşfettikten sonra bundan başkalarına söz etmiş olması ne büyük talihsizlik!” (Margot Asquit) “Ben” dedi, ceketinin iç cebinden çıkardığı pasaportu hiddetle masaya vurarak. “Şahsıma layık görülen bu aziz vizeyi 3 yıldır şerefle taşıyorum. Benim Amerika’ ya olan sevgimi alaya alamazsınız.” Ve arkadaşlarının olduğu kafeyi hızla terk etti. “Lanet olası taşralılar!” diye tartışmayı devam ettiriyordu kendi kendine söylenerek. “Bilmiyorlar. Medeniyetten, insanlığın ulaştığı zirveden habersizler. Dar dünyalarına hapsolmuşlar, ben kapitalizm deyince, tüketim toplumu deyince Platon’un mağara adamları gibi aval aval suratıma bakıyorlar. Bunlara zorunlu medeniyet turları düzenlemeli devlet. Bir Empire State Building’e (kendisi bu kelimeyi çok düzgün bir New York aksanıyla telaffuz etmişti) çıksalar ulaşmamız gereken seviyeyi idrak ederler aslında. Neyse bir gün bizim insanımız da bu insan mucizesi devletin seviyesine ulaşacaktır. Allah büyüktür. (In God We Trust) Bugün aslında Muzaffer Bey için özel bir gündü. Bugün, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basışının 528., kendisinin New York J.F. Kennedy Havaalanı’na inişinin 3. Sene-i devriyesiydi. Arkadaşlarıyla buluşmuşken günün anlam ve önemine binaen onlar da istifade etsin diye konuyu Amerika ziyaretine getirmişti. Birkaç hoş kelamın üzerine arkadaşlarına iyi dileklerde bulunmak maksadıyla “Amerika günlerim benim açımdan çok güzel geçti. Rabbim sizlere de en yakın zamanda nasip etsin” demişti. Fakat Muzaffer Bey’in bu iyi niyetli temennisi kötü niyetli arkadaşlarınca “Laflara bak ya, Allah’ın görgüsüzü! Hacca gitmiş sanki pezevenk” gibi nahoş lakırdılarla bölününce az önce anlattığımız şekilde hiddetlenmişti. Muzaffer Bey’ in, 3 yıl öne yaptığı ilk ve tek
unutMADIMAKlımda
İnsanlığın yüzüne bakıp bugün ne diyeceğiz! Utançtan başka neyimiz kaldı elimizde! 36 yazarını yakan bir ülkeden hayır beklenir mi! Ama Türkiye’nin alnındaki bu kara lekeyi yine biz sileceğiz. Yaşar Kemal encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn%3A...
Reklam