Ebru Ceylan

Spinoza’ya göre hiçbir şeye bağımlı olmayan ve her şeyin kendisine bağımlı olduğu tek bir tözden söz edilebilir; bu töz de Tanrı’dır. Tanrı; zorunlu olarak varolan, ezelî, ebedî yani mutlak anlamda sonsuz ve biricik tözdür. Dolayısıyla Spinoza’ya göre, kendi başına varolmayan ve kendi dışında bir şeye tabi olan şeylere töz demek yanlıştır. Çünkü “Tanrıdan başka hiçbir töz var olamaz ya da kavranamaz.” Descartes’in birer töz olduğunu düşündüğü ruh ve cisim kavramları ile ilişki içinde olan düşünme ve yer kaplama ise ancak tözün temel birer niteliği olmak durumundadır. •yeniçağ felsefesi, Uğur Erken
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Spinoza, doğada Tanrı’dan başka bir töz olmadığı fikrinden hareketle Tanrı ile doğayı özdeşleştirmiştir. Başka bir deyişle, Spinoza’nın Tanrı ile kastettiği şey, doğa ile kastettiği şey ile bir ve aynıdır: Tanrı doğadır, doğa Tanrı’dır ve dolayısıyla doğada olan her şey Tanrı’dadır. Spinoza, bu düşüncesini ifade etmek üzere Tanrı ya da doğa anlamına gelen Deus sive Natura kavramını kullanmıştır. Bunun yanı sıra Spinoza’ya göre Tanrı, doğadaki her şeyin nedenidir. Başka bir deyişle Spinoza, Tanrı ile doğayı özdeş kabul ettiği için Tanrı, kendisinden kaynaklanan ve kendisinin birer sonucu olan şeylerin (yani her şeyin) mutlak nedenidir. Tanrı, zorunlu olarak var olduğu için de doğada varolan ve olan biten her şey bu zorunluluğa tabidir ve bu zorunlu neden-sonuç ilişkisi içinde bulunmaktadır. Bu neden-sonuç ilişkisi, zorunlu olma bağlamında bir gerektirme ilişkisidir. Başka bir deyişle, nedenlerin varlığı kendi sonuçlarının varlığını zorunlu olarak gerektirir. •yeniçağ felsefesi, Uğur Erken
Spinoza: “Çünkü der. Doğa hep aynıdır; etkisi ve eyleme gücü her yerde bir ve aynıdır; yani her bir şeyin gerçekleşmesini ve bir biçimden diğerine geçmesini açıklayan doğa kanunları ve kuralları her yerde ve her zaman aynıdır. Bu yüzden şeylerin doğasını anlamak için kullanılacak yöntem de aynıdır. •yeniçağ felsefesi, Uğur Erken
Amma Şia Hilafet ise Ehli Sünnet ve Cemaat'e karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali'yi (ra) fevkalade sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlakta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (ra) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (ra) onlara müşamaşat etmiş, Şia ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş. Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zatlara tasannukârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında müşamat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (ra) teberri eder. İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (ra) tenkis etmez, su-i ahlâk ile ittiham etmez. Öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali (ra) Hülefa-i Raşidîn’i hak görmeseydi bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onların haklı ve racih gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.”
Sayfa 52 - Rnk neşriyat·Kitabı okuyor
​Madem onun rububiyetine razıyız, o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lazım. Kaza ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda “Ah! Of!” edip şekva etmek; bir nevi kaderi tenkittir, rahimiyetini ittihamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli istimal etmek, nasıl kırılmasını tezyid ediyor. Öyle de musibete giriftar olan adam, itirazkârane şekva ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.
Sayfa 22 - Rnk neşriyat·Kitabı okuyor