"Neden," diyordu Gabriel, "ondan yoksun kalmamız için ufacık bir şey yettikten sonra neden katlanmayalım yaşama? Bir hiç getirir, bir hiç canlandırır, bir hiç yıkar, bir hiç götürür. Böyle olmasa, yazgının yumruklarına, parlak bir iş uğruna alçalışlara, bakkaların hilelerine, kasapların fiyatlarına, sütçülerin sularına, ana babaların sinirine, hocaların öfkesine, çavuşların fırçasına,, köşeyi dönmüşlerin çirkefliğine, yıkılmışların iniltilerine, sonsuz uzamların sessizliğine, karnabaharların kokusuna ya da tahta atların edilgenliğine kim katlanırdı, yalnızca küçücük birkaç gözeneğin(el kol) kötü ve hızla çoğalan ediminin ya da yolunu sorumsuz bir adsızın çizdiği bir merminin birden gelip beklenmedik bir zamanda tüm bu kaygıları göğün mavisinde toz edeceği bilinmeseydi.
Paris yalnızca bir düştür, Gabriel yalnızca bir düştür(çok hoş bir düş), Zazie bir düşün (ya da karabasanın) düşlemidir, tüm bu öykü de bir düşlemin düşlemi,bir düşün düşüdür, budala bir romancının yazı makinasıyla yazdığı bir sabuklamadan çok da fazla bir şey değildir (ah! özür dilerim).
"Varlık ve hiçlik, işte sorun bu. Çık, in, git, gel, insan bunu o kadar çok yineler ki sonunda yok olup gider. Bir taksi getirir, bir metro götürür, ne küle aldırır buna, ne Pentheon.