Anlık bir sözdü, böyle düşünmeyi sürdüreceğini sanmıyordum. Ne de olsa bir tek bizi dünyaya getirmiş, altımızı bağlayıp beslemiş, ödevlerimize yardım etmiş, öpüp kucaklamış, sevgisini içimize akıtmıştı. Bir anne olarak bizi gerçekte tanımamış olabileceği ihtimali çok mütevazı bir itiraf gibi görünüyordu. Böyle bir düşüncenin gülünç ve saçma olduğu normal dünyaya dönmeye başlayarak ellerini kurulama bezine sildi,
Oraya gittiğimde tavuk Dijon, sığır Bourguignon veya basit bir yeşil salata ya da ciğer ezmeli sandviç ısmarlıyor ve söylediklerim masaya geldiğinde onların içinde resmen eriyordum. Tabakta gelen çatal dolusu ıspanak gratene doyamıyor, ıspanakla kaşar peynirinin dengesini mükemmel tuttturan, onlar arasında sanki bir görüşme gerçekleştiren, sanki az sonra birbirine sevdalanacaklarını bilerek aralarında çöpçatanlık yapan aşçıbaşıya hayran kalıyordum. Ufak tefek dalgınlıklar ve meşguliyetler elbette ki oluyordu ama hiç olmazsa yediklerimde yemeği de bulabiliyordum, yemek merkezdeydi, yapan kişi de yemekle o kadar ilgiliydi ki yediğim şeyden gerçek anlamda zevk alabiliyordum. Elimden geldiğince yavaş yiyordum. Soluduğum hava anlam buluyordu.