"Geçti, bitti gitti, geçti" derler anneler çocuklarına bir karabasanın, bir korkunun ya da kötü bir olayın ardından yatıştırma amacıyla, böylece içinde bulunulan ana ölçüsüz bir önem vermiş olurlar, sanki şunu ilan ederler: “Artık var olmayan şey, hiç olmamış demektir." Belki o durumlarda anlaşılabilir, çocuklar yaşadıkları anı öyle güçlü, her saniyesi sonsuzmuş gibi, içermediği her şeyi dışlıyormuş gibi algılarlar, dolayısıyla geçmiş ve gelecek de hep o anın içindedir. Çocuklar o yüzden ufacık da olsa bir şeyin altüst olmasına ve bozgunlara o denli tahammülsüzdürler, öyle ya, içinde yaşadıkları andan ötesini görmez, hep öyle kalacak sanırlar. O yüzden acıktıklarında ya da çişleri gelince sabretmezler ve o kocaman aksiliği gidermek için bir kafeteryaya ya da eve kadar varmaktan başka çare yoksa öfkelenirler, her gecikmeyi -iki dakikalık da olsa- böyle yaşarlar, bir dakika, bir saat, bir gün nedir bilemezler, zaman denen şeyin ne olduğunu anlamazlar, işte öyle geçip gitmekten ibaret olduğunu, sonunda artık hatırlanamaz olana kadar geçip yitirildiğini kafaları almaz. O aynı sabırsızlığı ya da geçişi kavrayamayışı bazı kadınlarda da görmüşümdür, erkeklerde enderdir, onlar geleceği daha çok hesaba katıyor gibidirler, hatta kimileri zamanın yalnızca geçmek için var olduğunu bilirler.