İlk olarak Kuyucaklı Yusuf'un güzel hikayesi ile tanışmış oldum Sabahattin Ali İle.
İlk başta bu kitabı okumayışımın nedeni, Bir kitabın malesef ki popülerite zehirlenmesi ve yazarın malum siyasi kimliği idi (burada bir açıklama yapmak isterim. Genelde herhangibir siyasi görüşün bayraktarı olan yazarlar romanlarında dönüp dolaşıp konuyu bir şekilde inandıkları görüşe getirip - bak işte benim görüşümdeki dünya olsa idi böyle olmazdı. hissiyatını bana verdikleri için genelde bu kadar koyu bir siyasi kimliği ile ön plana çıkan yazarların kitaplarına biraz uzak durmuşluğum vardır.
İlk okuduğum romanda bu hissiyatı hiç hissetmedim diyebilirim, Dolayısıyla bu ikinci romanına başlarken yukarıdaki duygu ve düşüncelerden sıyrılmış bir şekilde okumaya başladım.
Yazarın zaten konu anlatmadaki başarısı beni şaşırtmadı, Kuyucaklı dan buna aşinaydım. o konuda Yazarın mahareti beni kendisine bir kere daha hayran bıraktı. Dile olan hakimiyeti ve kısa zaman dilimine sığdırmış olduğu hikayedeki bütünlüğün falan tam anlamı ile gayet başarılı olduğunu düşünüyorum.
Hikaye ye gelince Almanya ve Türkiye coğrafyası arasında geçen Raif Bey ile Maria Purden in aşk hikayesi özelinde, esasında bireyin yanlızlığını bu kadar güzel işlemeyi başaran alt metinlerinde hayatı sorgulatan, Aile, aşk ve hayat üzerine o devirde yazılmış ve mevcut olduğu devrin temel sorunlarından ziyade günümüz dünyasının içinde bulunan biz insanların yalnızlığına o devirden ışık tutması açısından gerçekten başarılı bir roman olduğunu düşünüyorum.
ve tabi ki Raif beyin nev-i şahsına münhasır kişiliği ile içinde yaşattığı gayet temiz ve engin sevgisi ve esasında hepimizin ütopyası gibi görünen bir AŞK'ın Raif bey ve Maria Purden ile ete kemiğe bürünmüş olduğunu, Almanya'nın soğuk sokaklarına nasıl bir renk getirdiğini
Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlar yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.