Bilincin kendisi bu sınırların farkına varılmasından doğup çıkar. İnsan bilinci varoluşumuzun ayırdedici yanıdır; sınırlamalar olmasaydı onu asla geliştiremezdik. Bilinç, olanaklar ve sınırlılıklar arasındaki diyalektik gerilimden doğup gelen bir farkındalıktır. Çocuklar sınırların farkına varmaya, topu kendilerinden farklı bir şey olarak yaşadıklarında başlarlar; anne her ağladıklarında kendilerini beslemediği için onlar için sınırlayıcı bir etmendir. Bu gibi birçok sınırlayıcı deneyimden geçerek, kendilerini diğerlerinden ve nesnelerden farklılaştırma yetisini ilerletmeyi ve hazzı ertelemeyi öğrenirler. Hiçbir sınır olmamış olsaydı, bilinç de olmazdı.
Tartışmamız buraya gelince ilk bakışta cesaret kırıcı görünebilir, oysa daha derinlere indikçe bu görünümünü yitirir. İnsan bilincinin başlangıcına işaret eden İbrani mitinin, Cennet Bahçesi'nde Âdem ve Havva’yı bir başkaldırma bağlamında tasvir etmesi tesadüfi değil. Bilinç, cennette yasak olarak konmuş bir sınıra karşı mücadele için doğmuştur. Yehova tarafından konan sınırın ötesine geçmek daha sonra insanın içinde varlık kazanan ve gelişen diğer sınırların ortaya çıkmasıyla cezalandırılmıştır -kaygı, yabancılaşma ve suç duygusu. Ama baş kaldırma deneyiminden değerli nitelikler de ortaya çıktı -kişisel sorumluluğun duyumsanışı ve en nihayet yalnızlıktan doğup gelen insan sevgisi olanağı. İnsan kişiliğine konan sınırlara karşı durmak, gerçekte genişleyici bir hal alır. Böylece sınırlanma ve genişleme el ele gider.
Alfred Adler, uygarlığın fiziksel sınırlamalarımızdan ya da kendi deyişiyle, aşağı olmaktan doğduğunu ortaya attı. Dişe diş, pençeye pençe, insanlar vahşi hayvanlardan daha aşağı indiler. Hayatta kalabilmek için bu sınırlamalarına karşı mücadelelerinde insanlar zekalarını geliştirdiler.
Herakleitos,