Cheeco

Resmetme sürecinin en özel göründüğü soyut sanatçılarda bile, varlık ile yokluk arasındaki ilişki kesinkes mevcuttur ve bu ilişki, sanatçının paletindeki parlak renkler ya da tuvalinin davetkar katı beyazlığıyla karşılaşmasıyla kıvılcımlanabilir. Ressamlar bu anın heyecanını anlatıp durmuşlardır: Bu an, varlığın aniden yaşama geçişi ve kendi canlılığını kazanışıyla Yaradılış öyküsünün bir yeniden-temsili gibidir. Mark-Tobey tuvallerini eliptik, kaligrafik çizgilerle, ilk bakışta soyut görünen ve onun kendi öznel temaşasından başka hiçbir yerden gelemez gibi görünen güzel kıvrımlarla doldurur. Ama, Tobey'nin stüdyosunu bir gün ziyarete gittiğimde etrafa yayılmış astronomi kitaplarını ve samanyolu'nun fotoğraflarını görmüştüm; bunun beni nasıl etkilediğini hiç unutamayacağım. O zaman Tobey'nin, yıldızların ve burçların devinimi, karşılaşmasının dış kutbu olarak deneyimine konu seçtiğini anlamıştım.
Sayfa 105 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Reklam
Sanatçı ya da şairin görüsü, özneyle (kişi) nesnel kutup (olmayı-bekleyen-dünya) arasındaki belirleyici ara noktadır. Bu nesnel kutup, şairin mücadelesi, yanıtlayıcı bir anlamı ortaya çıkarana kadar yokluk olarak kalacak. Bir şiir ya da resmin büyüklüğü yaşanan ya da gözlenen şeyi görüntülemesinde değil, sanatçı ya da şairin, gerçeklikle karşılaşmasıyla, harekete geçen görüyü görüntülemesindedir. Resim ya da şiir bu yüzden eşsizdir, özgündür, sureti elde edilemeyendir. Monet'nin Rouen Katedrali'ni resmetmeye kaç defa dönüp geldiğinin ne önemi var, her tablo yeni bir görüyü ifade eden yeni bir resimdi.
Sayfa 105 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Archibald Mac- Leish, karşılaşmanın iki kutbu için olası olan en evrensel terimleri kullanır: "Varlık ve Yokluk." Çinli bir şairden alıntı yapar: "Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız." MacLeish "Bunun ne anlama geldiğini tasavvur edin" diyerek düşüncesini geliştirir. "Şiirin içinde barındıracağı ’varlık’ 'yokluk’tan türer, şairden değil. Ve şiirin sahip olacağı 'müzik' şiiri yapan bizlerden değil, sessizlikten gelir, tıklatmamıza cevaben gelir. Yüklemler tumturaklı: 'mücadele', 'zorlama', 'tıklatma', şairin işi, dünyanın anlamsızlığı ve sessizliği ile, onu anlama zorlamak için mücadele etmektir; sessizliği ses, yoku var yapana dek. Bu iş dünyayı 'bilme'yi üstleniştir, tefsir, gösteri ya da kanıtla değil, insanın ağzındaki elmayı bilmesi gibi, doğrudan." Bu, yaratıcı edimde tüm olup bitenin öznel yansıma olduğunu koyan yaygın varsayımımıza karşı pek güzel ifade edilmiş bir panzehir ve yaratıcı sürecin yöresini saran kaçınılmaz esrarın* bir hatırlatıcısı. *Esrar: "Sorun, önümde olan, yolumu tıkayan güçlüktür. Ona karşı koyar ve onu sınırlandırabilirim. Giz ise bağlanmış bulunduğum, bütünlüğüm ve varlığım içinde sorguladığım ölçüde, sorgu konusu da edildiğim bir sorundur... Varoluşsal düşüncenin ilk çabası giz'lerin ’sorun’ biçiminde yozlaşmasına izin vermemek olacaktır." "Sır beni saran ve kuşatan bir şeydir. Bir kimse, sırla kuşatılır, fakat problemleri çözer. Sır varlık tecrübesiyle, problem objektif bir düşüncenin bilebileceği objelerle iş görmek ister. Bir problem, uygun bir tekniğe konudur; şekillenebilir, ölçülenebilir ve hünerle ölçülebilir." *Archibald MacLeish, Poetry and Experience, Boston, 1961, s.8-9.
Sayfa 104 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Yaratıcılık ve Karşılaşma
Yaratıcılık bir karşılaşma edimi içinde ortaya çıkar ve karşılaşma merkez olarak alınırsa anlaşılabilir. Cezanne bir ağaç görüyor. Ağacı daha önceden kimsenin görmediği bir biçimde görüyor. Kendisinin söylediği gibi hiç şüphesiz, ''ağaç tarafından ele geçirilme''yi yaşamakta. Ağacın kemerlenen ihtişamı, kucaklayıcı yayılışı, toprağı kavrayışındaki narin denge -tüm bunlar ve ağacın daha birçok özelliği onun algısı tarafından emiliyor ve sinirsel yapısı boyunca hissediliyor. Bunlar onun yaşadığı görünün parçaları. Bu görü, sahnenin bazı yanlarının dışarıda bırakılmasını, diğer bazılarına daha fazla vurgu getirilmesini ve sonra bütünün yeniden düzenlenmesini içeriyor; ama tüm bunların toplamından da fazla. Evvela, bu artık ağacın bir görüntüsü değil, Ağaç'ın görüsü; Cezanne'nin bakmakta olduğu somut ağaç, ağacın özü biçimini alıyor. Görüsü her ne kadar özgün ve tekrarlanamaz olsa da, onun o özel ağaçla karşılaşmasından doğan tüm ağaçların görüsü yine de. Bir insan olan Cezanne ve bir nesnel gerçeklik olan ağaç arasındaki karşılaşmadan vücuda gelen tablo: Ağaç tamı tamına yeni, eşsiz ve özgürdür. Bir şey doğmuştur, varlığa kavuşmuştur, daha önce varolmayan bir şey -yaratıcılığın bir tanımlanışı diye elde edebileceğiniz mükemmellikte. O halde, her kim ki tabloya yoğun bir farkındalık içinde bakar ve ona, kendisiyle konuşması için izin verir, ağacı oradaki eşsiz güçlü devinimle görecektir, yöresi ile ağaç arasındaki kaynaşmayla ve Cezanne yaşayıp da resmedene dek ağaçlarla ilişkimizde varolmamış olan bir mimari güzellikle. Hiç abartmadan, Cezanne'ın ağaç tablolarını görüp, onlar tarafından massedilmeden önce, bir ağacı gerçekten görmediğimi söyleyebilirim.
Sayfa 103 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Her çeşitten dogmacı —siyasi olduğu kadar bilimsel, ekonomik, ahlaksal da—, sanatçının yaratıcı özgürlüğü tarafından tehdit edilir. Bunun böyle olması zorunlu ve kaçınılmazdır. Sanatçılar ve diğer yaratıcı insanların güpgüzel düzenlenmiş sistemlerimizin olası yıkıcıları olduğu gerçeğinin kaygısından kaçıp kurtulamayız. Yaratıcı itilim, bilinç eşiği ile bilinçdışının ifade bulan biçimleri ve konuşan sesi olduğu için, tam da bu doğasından ötürü ussallığa ve dış kontrole yönelmiş bir tehdittir. Dogmatikler bu yüzden sanatçıların ipini kaçırmak istemezler. Kilise onu, kimi devirlerde önceden vazedilmiş konulara ve yöntemlere koşabildi. Kapitalizm sanatçının ipini onu satın alarak tutmak niyetinde. Ve Sovyet gerçekçiliği bunu toplumsal menetme ile yapmayı denedi. Sonuç, yaratıcı itilimin tam da doğasından ötürü, sanat için öldürücüdür. Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı —olduğuna inanmıyorum— bu sanatın ölümü demek olurdu.
Sayfa 102 - Metis Yayınları·Kitabı okudu
Reklam