Zaman her şeyin ilacı ve yaşın da tüm duygular üzerinde özel ve hafifletici bir etkisi var. İnsan ölümün yaklaştığını hissettikçe, ölümün gölgesi yolunuzun üstüne simsiyah düştükçe, olaylar gözünüze daha az batıyor. İnsanın belleğindeki gizli noktaları daha az etkiliyor ve tehlikeli güçlerini kaybediyorlar.
Ben her zaman kibirle adına ruh, mantık, duygu dediğimiz acı olarak nitelendirdiğimiz şeylerin aslında ne kadar zayıf, zavallı, sıkıntı veren şeyler olduğunu yine korku içinde hissediyorum, çünkü böyle zamanlarda beden yok olmuyor, çarpan kalbiyle o anlara tahammül ediyor, yıldırım çarpmış bir ağaç gibi yere yığılsa da yaşamaya devam ediyor insan. Bir an için bu acı dizlerimin bağını öyle bir çözdü ki soluk alamadım, cansızmışım ya da ölecekmişim gibi hissederek o banka yığılıp kaldım. Ama dediğim gibi tüm acılar korkaktır, güçlü yaşama arzusundan dolayı geri çekilir. Bu arzu düşüncelerimizde var olan ölüm tutkusundan çok daha güçlü bir şekilde bedenimizin her bir zerresinde mevcuttur.
Hatıra denen o büyülü kendini kandırma sayesinde yaşadığım coşkulu anları tadını çıkararak yaşamak istiyordum; hiç kuşkusuz böyle şeyler ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Belki de insanların bunu anlaması için yanan bir kalbe ihtiyacı var.
Yalnızca tutku nedir bilmeyen insanlar, bu tür olağandışı durumlarda çığ gibi ani, kasırgaya benzer tutku patlamaları yaşayabilirler: O anda yaşanmamış yıllar, kullanılmamış güçler düşen enkazlar gibi insanın yüreğine boşalır. Ben ne öncesinde ne de sonrasında o anki kadar büyük bir şaşkınlık ve öfke dolu bir güçsüzlük yaşamamıştım, çünkü ben cesur olmak için, hayatımda biriktirdiğim, içime attığım, bir araya getirdiğim ne varsa bir anda sokağa atmaya hazırdım. O anda çok saçma bir duvarla karşılaşmıştım ve tutkularım bu duvara çarpıp duruyordu.