Kitabın ruhunu en iyi özetleyen durum, karakterin ilk gençliğe dair her şeye derin bir anlam yükleme ve sürekli kafa yorma hevesidir. Tolstoy’un da sorduğu gibi, bir anda bir şey hakkındaki düşüncelerimizin tepetaklak olduğu bu dönem, artık soyut düşüncelerin ön plana çıktığı, müthiş bir merak duygusunun uyandığı ve fikirlerin farklı etkilerle hızla değişebildiği bir entelektüel uyanış evresidir. Yazar bu sancılı süreci ve duygu değişimlerini, karakterin çevresindeki figürler üzerinden muazzam bir şekilde betimler. Annesinin yokluğunda babası, abisi, abisinin arkadaşları, hizmetçiler ve öğretmenleri kahramanın hayatındaki en büyük aynalardır; aşkı, heyecanı ve diğer tüm karmaşık duyguları onlar üzerinden deneyimler.
Bu dönemde karakterin kişiliği de keskin bir viraj alır; çocukken herkes tarafından çok sevilen, sıcak biriyken ergenliğin başlarında daha umursamaz, bencil ve çekingen bir çocuğa dönüşür. Ancak ergenliğin sonlarına doğru, yaşadığı içsel çatışmaların da etkisiyle daha aklı başında, olgun biri haline gelmeye başlar. Kitabın insan doğasını en çıplak ve dürüst haliyle sunduğu yer ise şüphesiz ölüm kavramına verilen tepkilerdir. Annesinin vefatında kalbinden derin bir acı duyan kahramanımız, babaannesi öldüğünde şaşırtıcı bir şekilde hiç üzülmez; hatta tamamen bencilce bir dürtüyle onun serveti ve mirası hakkında ne düşüneceğini planlamaya başlar. Tolstoy bu tezatla, toplumsal maskelerin henüz takılmadığı o ham ergenlik döneminin bazen acımasız olabilen dürüstlüğünü eleştirir. Kitabın sonu ise karakter için adeta bir kurtuluş limanıdır. Abisinin arkadaşıyla kurduğu o yakın bağ, onu yalnızlığından ve çekingenliğinden çekip çıkararak gerçek dostluğa alıştırır. Birlikte sanat, müzik ve felsefe gibi birçok konu üzerine yaptıkları derin sohbetler, kitabın