eskileri iyileşmeden bizde yeni yaralar açtı dünya. kimse yaralanmaktan kaçamazdı tabii ki. bunun farkındaydım. ama canımızın bu denli acımasına gerek var mıydı?
Zaman geçti. Odanın öbür ucundaki heykel kusursuzluğundaki yüzü ay ışığında ancak seçebiliyordum. Akhilleus'un dudakları aralıktı, bir kolu kaygısızca başının üstüne atılmıştı. Uykuda farklı görünüyordu, ay ışığı kadar güzel ama onun kadar soğuktu. Uyanmasını diledim, böylece ben de yaşamın ona dönüşünü seyredebilirdim.
Çocuğun gözlerinin arkasında incecik bir çizgi belirmişti. "Yalan söylemekten hoşlanmam." Hissetseniz bile söylemediğiniz, diğer çocukların size zorla itiraf ettirdiği türden bir masumiyetti bu.
uzun zamandır bu kadar iyi hissetmiyordum, sokakta elini bırakasım yoktu, sanki yok olacağından, gecenin onu yutacağından korkuyordum. onu dünyaya, şimdiye dek her şeyi yutmuş olan dünyaya bırakmaktan korkuyordum.
göreceksin, ikimiz için de iyi olacak. gelişeceğiz. gün gelecek ikimiz de büyük ve kendimizden emin olacağız. kendi ailemize benzeyeceğiz, sen seninkine, ben benimkine ve daha az acı çekeceğiz. çünkü denizi bulandıran sadece gençlik, sonra herkes kendi yolunu bulacak. nazikçe ayrılacağız ve bir gün karşılaşıp birbirimizin sırtını sıvazlayacağız; iki uzak kuzen gibi soracağız birbirimize: nasılsın? iyiyim, gördün mü bak, kendimi bir pencereden aşağı atmadım.