Ken Robinson'un Öz kitabında hikâyesine yer verdiği Chuck Close, çocukken okulda başarısız bir öğrenciydi. Öğretmenleri ve arkadaşlarının gözünde tembeldi. Dislektik olduğu daha sonra anlaşıldı ama anlaşılana kadar birçok kişi onun sadece "işe yaramazın teki" olduğunu düşünüyordu.
Öte yandan hayatında daha büyük trajediler vardı. Babası o küçükken kanserden hayatını kaybetmişti. Ardından piyanist olan annesi kanser olmuştu. Aile ağır faturalar altında eziliyordu. Yetmiyormuş gibi babaannesi de hasta düşmüştü.
Chuck bunların hepsini sanata olan tutkusu sayesinde aşabilmişti. Bu alana küçük yaştan itibaren doğal bir eğilimi vardı. Yolu buydu. Emindi.
Okulda ve hayattaki olumsuzlukları aşmak için sanatını yaratıcı biçimde kullanmaya başladı. Bazı ödevleri sanat eseri olarak verince, öğretmenlerin onun zekâsı konusundaki şüpheleri de dağılmaya başladı. Öyle ki yıllar sonra Chuck Close, Amerika'nın en yetenekli sanatçılarından biri oldu. Eserleri önemli müzelerde sergilenmeye başladı.
Ama hikâyenin bittiği yer burası değil. Bazen büyük hikâyeler, küçük hikâyelerin bittiği yerde başlar.
1988'de bir ödül töreni için New York'a gidecekken, Chuck ani bir rahatsızlıkla hastaneye kaldırıldı. Bütün bedeni felç olmuştu. Öyle ki artık eline bir fırça alması imkânsızdı. Sizce Chuck ne yaptı? Resmi bıraktı mı? Hayata küstü mü?
Hiçbiri. Bunun yerine, bir fırçayı dişlerinin arasında tutarak resim yapabildiğini keşfetti. Boynunun azıcık hareketi bile ona güç vermişti. Acı dolu gerçeğinden yepyeni bir sanat biçimi yaratmıştı.
Chuck Close, "İlham amatörler içindir" diyor, "geri kalanlarımız işimizin başına oturup çalışıyoruz."
Tutkunu keşfetmek sadece yeteneğinle müthiş işler ortaya koyarak büyük başarılar kazanmak demek de değil. Tutkunu keşfetmek, her şeye rağmen hayata
Çalışmaya vakit bulduğunda fikirler de peşi sıra gelirmiş. "İlham amatörlerin işidir," der Close. "Geri kalanımız kalkar ve işe koyuluruz." ( Chuck Close)
“You Turley bitch! I ought to come in there and beat you within an
inch of your fucking life!”
I glare at the opening, staring holes into his legs. “Come in and try it,
asshole!”
“I hope you fucking rot in there!” he curses before the opening at the
door slams shut. I hear another insult tossed my way, and then he stomps
off.
Inwardly cursing myself for not being quick enough, I grit my teeth
as I flex my fingers. I was so close to having that damn weapon.
Pushing to my feet, I start to pace. Five steps is all I get from one
wall to the other before I have to spin around and go the other way. Back
and forth, my anger and anxiousness grow.
I feel caged. And that feeling…it makes me want to crawl through
my own skin. Makes me want to rage.
The guard’s words echo. I hope you fucking rot in there.
A burst of fury carries me across the room, and I snatch up the food
tray. Everything left on it goes flying as I slam it against the door again and
again and again. Every hit wrought with a furious scream.
The tray does nothing against the door of course, not even a scuff on
the stone. I toss it away with disgust, looking around wildly for whatever
else I can destroy, needing to get out this pressurizing ire.
Eyes locking on the crust of bread, I snatch it up, ready to crush it
between my fists, to throw it against the wall, but before I can chuck it, the
bread…molds. It grows green with fuzz and then blackens, shrinking, eating
away at itself.
Shocked, I let it drop to the ground, and it falls into disintegrated
pieces.
Heart pounding, I crouch down, staring at it. What the hell?
I look down at my open palm. Look at the black lines moving
through the gold like veins of marble.