Sessizlik içerisindeki hücre, her gün sonsuz değişimlerle ruh kazanıyordu ve özellikle alıştırmaların belli bir düzen içerisinde akışı düşünebilme yeteneğime sarsılmış olan güvenini yeniden kazandırmaktaydı; beynimi tazelenmiş ve dahası, sürekli düşünmenin disiplini aracılığıyla, yeniden bilenmiş gibi hissetmekteydim.
Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte iç dünyama yansıtmıştım ve tıpkı deneyimli bir müzisyenin bütün sesleri ve bunların birlikteliğini duyabilmesi için sadece notalara bakmasının yeterli olması gibi, ben de yalnızca formüllerin yardımıyla belli bir konumu kuşbakışı görebiliyordum.
Gücümün azaldığını hissediyordum, belli bir anın, kendimi kurtarmak için bildiğim her şeyi, hatta bu hiçliğin beni boğmasından kaçmak için daha da fazlasını anlatacağım, on iki insanı ve onların sırlarını ele vereceğim, fakat böyle yapmakla kendim için sadece tek bir rahat soluk almaktan fazlasını elde edemeyeceğim anın yaklaşmakta olduğunu hissediyordum.
İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.