Kurmaca yazarı, kendi dünyasından devşirdiklerini etkili bir şekilde okuyucusuna aktarabildiği sürece iyi bir yazardır. Çünkü hayal ürünlerini anlatmak ve okuru bunlara inandırmak oldukça zor. Bu yüzden sahicilik, yazarların olmazsa olmazıdır.
Mehmet Erikli “Uzayan Kuyrukların Yasası” kitabında bu sahiciliği yakalamış bir yazar. Kitapta, farklı insan profilleri ve yaşam tarzları bizleri bekliyor. Toplumun bir kenara atıp görmezden geldiği kişilerden, kendi içindeki mücadelesinde bir başına olanlara; çeşitli olaylara karışıp hayatı uçlarda yaşayanlardan, nankörlük sınavından kalan ve konuşan kedilere kadar birçok hikâye okuyoruz. Hikâyeler birbirinden ayrı, fakat hepsinin ortak bir mesajı var: Bunlar hayatın gerçekleri…
Üç hikâye kitabının ardından çıkan “Uzayan Kuyrukların Yasası”, yaklaşım yönüyle de kuvvetli bir eser. Yazar, bunu ilk hikâyede fark ettiriyor ve okuru tutmayı başarıyor. Erikli, “Yüz Elli Kilo Kâğıt Kaç Kestaneli Pasta Eder?” derken, bir kâğıt toplayıcısının yaşantısını anlatıyor. Aslında çok usta bir anlatıcıdan fotoğraf yorumu dinliyoruz da diyebilirim. Hikâyede, yoksulluktan evine ekmek götüremeyen insanların bulundukları durumu biraz mizahi biraz da iğneler nitelikte anlatan yazar, toplumun problemlerini bir kenara bırakıp her gün karşılaşılan fakat göz ardı edilen insanlarına ayna tutuyor.
“Ne düne kafa yoruyordu, ne de yarına…”
Bu giriş cümlesi her şeyi özetliyor zaten. Çünkü Ekrem, bir filozof olmamasına rağmen iyi bir düşünür, gayet fakir olsa da cömert, başka bir ihtimali olmadığı durumlarda da hayli vurdumduymaz bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Tek derdi, o gün kâğıt toplayıp toplayamayacağı…
Ekrem, hayat felsefesi olarak “Beterin beteri var” sözünü benimseyen, zenginlerin yaşamını görmezden gelip sadece yaptığı işin hakkını vermeye