Görmüyor gözüm. Başka hiçbir şey görmüyor. Kalkıp burada buluyorum kendimi her seferinde. Bu kapıcı dairesi karanlığında yeşil çayırlar açılıyor sanki önümde. Bu kapıdan içeride ürkek ceylanlar koşuşuyor, şen kuşlar çalı çırpı taşıyorlar sanki yuvalarına şarkılar şakıyarak. Oysa yüzüme baktığı bile yok.
Çocuklara hakikat nasıl da olduğu gibi görünüyor. Başka türlüymüş gibi davranıldığında şaşırıyorlar, ikna olamıyorlar kendi kendilerine. Büyüklerine sora sora köreltiyorlar hakikati gören gözlerini zamanla.
Ben küçükken babam beni bir tabelacının yanına çırak vermişti burada, Erdek'te. Derken bir gün, bir cuma vakti, beni dükkânda bırakıp namaza giden adamcağız, orada kalp krizi geçirip ölüvermişti. Dükkân birilerinin aklına ta gece yarısı geldiği için, o saate kadar bir sandalyenin üstünde beklemiştm öylece. Onunla yaptığımız tabelalardan birini gördüm meydana çıkarken. Demek ki insan, yaşıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmış tabelasında bile olsa. İlla birilerinin kalbini dağlamanın lüzumu yok iz bırakmak için demek ki.