Öyle ya, 28 günlük ömründe -veteriner hekimin beyanı- sen de pekâlâ fark etmişsindir her hediyenin aynı zamanda bir ceza, bir zorbalık aracı olduğu gerçeğini. Kendisine hediye verilen kişi almış olduğu hediyeye nesnel gözle bakmaktan vazgeçer ister istemez. Kalkıp diyemiyorsun ki ben kitap sevmem, hele hele bu yazarı hiç sevmem. Bir de üstüne üstlük hediye veren kişinin gözleri hep sende kalır sonraki günlerde, haftalarda, hatta bazen aylarda. Sanki emanet vermiş de emanetinin geri döneceği günü bekliyor sabırsızca. Ara sıra, çaktırmamaya çalışarak istiridye utangaçlığıyla açar konuyu, kitabın yazarından bahseder istemem yan cebime koy tavırlarıyla. Senin ağzını arar güya, kitabı okumaya başladıysan mutlaka dilinin altında, dişlerinin arasında, hadi olmadı en kötü olasılıkla boğazının arka kısımlarında bir şeyler takılıp kalmıştır diye düşünür. Hadi bir aksır, bir öksür, bir hapşır; dök bakalım ne kalmış hazmedemediğin. Mecburen okursun, ya da yeni başladım çok güzel bir hikâyesi varmış dersin. Araya yaz tatili girsin, doğal bir afet dünyanın uzak bir kısmını vursun ya da Zeki Müren’in aslında ölmemiş olduğu haberi sosyal medyada yayılsın diye dua edersin. Bu boş beleş dileklerinin hiçbirisi gerçekleşmez. Kitabı doğum gününde sana kakalamış olan arkadaşın -Amca ya da teyze olsa bir nebze daha tahammül edilebilir bir deneyim olurdu bu!- allem eder kallem eder bulur seni. Vermiş olduğu hediyeyi burnundan fitil fitil getirene kadar sorgular, gözünün kenarıyla bakar, cıkcıklar, vahvahlar, seni toylukla, gereksiz kitapları okumakla, gerçek edebiyatı anlamamakla suçlar. O ki hayatın sırrını çözmüş, çölün kumlarını ve denizin dalgalarını aşmış, Hegel’in zeitgeistını Spinoza’nın panteizmini Heidegger’in daseinını aynı anda yalayıp yutmuş bir kitapkurdu; sen ise yol kenarında