Naci Azra Arılı

Naci Azra Arılı
@cinali88
Matematik Öğretmeni
Yüksek Lisans
İstanbul
18 okur puanı
Ağustos 2019 tarihinde katıldı
Bir Avuç Hayat
Ming Che, yaptığı seanslara, elin sahibiyle değil de elle konuşuyormuş gibi yaparak başlamayı severdi. Böylece sözlerinin sınırlarını belli etmiş olurdu en baştan. Söyleyeceklerinin müşterinin eliyle sınırlı olmadığını bilirdi ama bu sırrın müşteri tarafından bilinmesi çok tehlikeliydi. Hem zaten son zamanlarda baktığı her elde kendi elini görmeye başlamıştı. Bütün eller kendi eline, bütün hayatlar kendi hayatına yakınsıyordu o baktıkça. İnsan baktığı her şeyi aynaya çeviren tek canlı değil miydi zaten? Falcılar için bu gerçek iki kat daha doğru olmalıydı. (Ali Rıza Arıcan, Bir Avuç Hayat, s 33)
Edebiyat
Reklam
Kedisel Seçim
Tabii ki Dık Efendi’de gözleyebildiğim tek değişiklik ben yerine biz derken çatallı diline bulaşan intikam duygusu değildi. Boyu posu aynıydı ama karakterinde gözle görülür bir farklılaşmanın olduğu tartışılmaz bir gerçekti. Oturaklı, ciddi, ne yaptığını çok iyi bilen, adımlarını ölçüp biçip atan, çocuklarını everip torunlarına kavuşmuş 60 yaşında bir dedenin ağırlığı vardı her hareketinde. Sanki üç yetişkin insanla bir evi paylaşan minik bir kedi değildi de cami önünde arada sırada köstekli saatine bakıp namaz vaktini bekleyen PTT’den emekli Arif Amcaydı. Hani olur ya, ezan otuz saniye gecikince cıkcıklamaya başlayan, “Biz bu müezzini araya ne adamlar sokup da bu camiye getirdik ama bak hep geç kalıyor. Getirmeyi bildiğimiz gibi göndermeyi de biliriz.” şikâyetiyle namaz vakitleri arasındaki vaktini olabilecek en güzel şekilde değerlendiren, yüzü sakallı, eli tespihli, yüreği imar affı ve kaçak kat aşkıyla dolu amcalar… Dık Efendi’de de tıpkı o amcaların sokakta gerçekleşecek olayları görebilecek en güzel noktalara oturma hevesleri gibisinden bir seçicilik gelişmişti. (Fındık: Büyümenin Kedicesi, s 52)
Edebiyat
Kediyle Gelen
“Kızım, evlenmeden önce dikkatli ol. Erkek kısmına güven olmaz. Onların telinden elek, demirinden direk, unundan börek, suyundan yemek yapılmaz. İş yuva kurmaya gelince oflayıp puflar bunlar; tırsıp sekerler, ürküp teperler, foslayıp biterler, bayılana kadar bal yiyip ayılır ayılmaz kıçını sallaya sallaya ormanın karanlığına doğru yollanan ayı yavrularına benzerler. Gecekonduya saray, eşiğe yokuş, kuru ekmeğe kıymalı börek derler. Senin güzelliğini elde edene kadar cevval bir aslan, elde edip seni kendisine bağladıktan sonra hımbıl bir merkebe dönüşürler. Tasmasını takıp zincirini eline alana kadar karnının tıka basa doymasına izin verme. Bırak aç gezsin, bırak bir yanı hep eksik kalsın, bırak eksik olan o yanı hep senden yana ümitvar olsun. O eksikliğiyle, o hasretiyle sana bağlansın; kapında paspas, tekkende derviş, lokantanın önünde eli boş tasla bekleyen aç dilenci olsun. Sen yağmur ol, o kuraklıktan çatlamış toprak olsun. Sen Everest ol, o senin zirvene tırmanmanın hayalleriyle bitap düşmüş zavallı bir maceraperest olsun. Sen şems ol, o etrafını tavaf eden seyyare olsun. Çok uzaklaşırsa üşüsün, çok yaklaşırsa yansın. Biz analarımızdan, onlar da analarından böyle öğrendi kızım kızım. Vardır bir bildikleri, vardır bir bildiğimiz...” (s 80)
Edebiyat
Hediyenin metafiziği
Öyle ya, 28 günlük ömründe -veteriner hekimin beyanı- sen de pekâlâ fark etmişsindir her hediyenin aynı zamanda bir ceza, bir zorbalık aracı olduğu gerçeğini. Kendisine hediye verilen kişi almış olduğu hediyeye nesnel gözle bakmaktan vazgeçer ister istemez. Kalkıp diyemiyorsun ki ben kitap sevmem, hele hele bu yazarı hiç sevmem. Bir de üstüne üstlük hediye veren kişinin gözleri hep sende kalır sonraki günlerde, haftalarda, hatta bazen aylarda. Sanki emanet vermiş de emanetinin geri döneceği günü bekliyor sabırsızca. Ara sıra, çaktırmamaya çalışarak istiridye utangaçlığıyla açar konuyu, kitabın yazarından bahseder istemem yan cebime koy tavırlarıyla. Senin ağzını arar güya, kitabı okumaya başladıysan mutlaka dilinin altında, dişlerinin arasında, hadi olmadı en kötü olasılıkla boğazının arka kısımlarında bir şeyler takılıp kalmıştır diye düşünür. Hadi bir aksır, bir öksür, bir hapşır; dök bakalım ne kalmış hazmedemediğin. Mecburen okursun, ya da yeni başladım çok güzel bir hikâyesi varmış dersin. Araya yaz tatili girsin, doğal bir afet dünyanın uzak bir kısmını vursun ya da Zeki Müren’in aslında ölmemiş olduğu haberi sosyal medyada yayılsın diye dua edersin. Bu boş beleş dileklerinin hiçbirisi gerçekleşmez. Kitabı doğum gününde sana kakalamış olan arkadaşın -Amca ya da teyze olsa bir nebze daha tahammül edilebilir bir deneyim olurdu bu!- allem eder kallem eder bulur seni. Vermiş olduğu hediyeyi burnundan fitil fitil getirene kadar sorgular, gözünün kenarıyla bakar, cıkcıklar, vahvahlar, seni toylukla, gereksiz kitapları okumakla, gerçek edebiyatı anlamamakla suçlar. O ki hayatın sırrını çözmüş, çölün kumlarını ve denizin dalgalarını aşmış, Hegel’in zeitgeistını Spinoza’nın panteizmini Heidegger’in daseinını aynı anda yalayıp yutmuş bir kitapkurdu; sen ise yol kenarında
Edebiyat
Yazar olmak isteyenlere
Yazar olmak istiyorsan kendini yazar diye tanıtan müsveddelerden uzak duracaksın. Kendinden bahsetmekten şehvet derecesinde haz duyan bu bu güruhtan genç yazar adayına hiçbir yarar gelmeyecektir. Senin rehberin ıssız yollardır, rüzgârın her daim ıslık çaldığı dağ başlarıdır, bisikletinle çıktığın küçük şehir turlarıdır. Senin rehberin kapının önünde selam vermeden geçtiğin komşun, kitap okumadığı için dostluğuna değer vermediğin sınıf arkadaşın, senin gibi düşünmeyen siyasi rakibindir. Bir de eskimeyen büyük yapıtlar var tabii ki, Tolstoy’u, Tanpınar’ı, Çehov’u elinden hiç düşürme…
Edebiyat