“Okuduğum kitapların içimde uyandırdığı
duyguları, bu yolculukta beni etkileyen izleri paylaşmayı seviyorum; ara sıra da kendi dünyamdan dökülen satırları karalayıp buraya bırakıyorum.”
Şeker Portakalı bitti.
Ama içimde bir şey bitmedi;
sadece susmayı öğrendi.
Zezé’nin yediği dayaklar tanıdıktı;
acıdan çok aşağılanmayı hatırlattı bana.
Yaramazlıkları ise çocukça bir neşeden değil,
biraz olsun sevilmek için yapılan çırpınışlardı.
Ben de öyleydim.
Yaptığım her yaramazlık bir ilgi çekme isteğiydi.
Sesimi duyurmak için taşkındım,
görülmek için hayata fazla geldim.
Ama benim hikayemde
gazoz getiren bir Portuga amca hiç olmadı.
Şeker uzatan bir el,
arabasıyla dolaştıran,
sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca
konuşmak istediğim bir kahramanım olmadı.
“Gel, canın acımasın” diyen bir ses,
kelimelerin karşılığını anlatan bir amcam yoktu.
Balık tutmaya götüren,
Kraliçe Carlota ile tanıştıran,
hayallerimi dinleyen bir kahramanım olmadı.
Benim şeker portakalım da yoktu.
Konuşabileceğim bir ağaç,
acıdığında sığınabileceğim bir gölge hiç olmadı.
Ben de hayal kurdum;
portakal ağacına anlatmasam da
Bir idam mahkûmunun son gününde fark ettim:
Kabullenmek yenilmek değil. insan her şeyi değiştiremez, ama kabullenmek, güçsüzlük değil,
Bazen insanın kendine yapabildiği son iyiliktir.