1789'da kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin ilk maddesi, "İnsanlar doğuştan özgür ve eşit haklara sahiptir" diyerek, modern insan hakları kavramının temel taşını oluşturdu..
Oblomov, arenaya çıkacak bir gladyatör gibi değil de mücadeleyi seyreden barışçıl bir izleyici gibi doğmuş, öyle de yetiştirilmişti. Utangaç ve tembel ruhu ne mutluluğun sancılarını ne de hayatın darbelerini kaldıracak türden değildi. Bu nedenle hayatın tek bir yönünü kendiyle ifade ediyor, bu hayatta bir şey başarmaya, bir şeyleri değiştirmeye yada bir şeylerden hayıflanmaya uğraşmıyordu. Oblomovcu felsefe böyleydi işte; soruların, sorumlulukların ve görevlerin katı kuralları arasında Oblomov'u beşikte sallayarak uyutmaya çalışırdı..
Oblomov, olduğu yerde kaldı, uçup giden bir melek gibi görünen Olga'nın arkasından uzun uzun baktı. "Gerçekten bu güzel duygu solabilir mi?" diye düşündü kederle ve farkında olmadan "sonra ne olacak peki" dedi yüksek sesle. Ve aşk da.. Aşk da mı? Oysa aşkın, kavurucu bir öğle vakti gibi sevenlerin üzerinde asılı duracağını, hiçbir şeyin kıpırdamayacağını, aşkın atmosferinde soluk alamayacağını düşünmüştü. Oysa aşkta da rahat yok. İleriye, sürekli ileriye hareket ediyor. Tıpkı hayat gibi..
Deniz insanı kederlendirmekten başka bir işe yaramaz. Ağlayası gelir denize bakanın. Kalp, bu büyüklükteki su örtüsünün karşısında ürkeklikten utanır. Dalgaların kükremesi ve öfkeli homurtuları, dünyanın kuruluşundan bu yana ne anlattığı bilinmeyen aynı kasvetli şarkıyı söyleyip durur. Denizin etrafında kuşlar bile cıvıldamaz. Yalnızca dilsiz martılar, kıyıyı kederle aşındırıp suyun üzerinde daireler çizerek uçar. Denizin bu feryatlarının karşısında en vahşi yaratıkların bile sesi zayıf kalırken, insanoğlunun sesi de yerle bir olur. Belki de bu yüzden, denizi seyretmek bu kadar ağır gelir insanoğluna..